SERDAR GÜLGÜN'ÜN BÜYÜLÜ DÜNYASI

13.03.2019 11:26:14

Kaplumbağalar, kitaplar, Osmanlı’nın büyülü tarihi derken Serdar Gülgün bizi öyle bir dünyaya davet ediyor ki hayran kalmamak elde değil. Anılarla harmanlanmış, ilham kaynağı niteliğindeki hayatını onun anlatımıyla keşfetmeye hazır mısınız?

Röportaj: Ceylan YENİACUN
Fotoğraflar: Lara SAYILGAN
Fotoğraf asistanı: Cem YURTSEVER
Video: Fatih ER

Aylar süren heyecanlı bir bekleyişti benim için bu çekim. Araya giren projeler, koşuşturmalar derken sonunda lapa lapa karların eşlik ettiği bir sabah kendimi Çengelköy’deki Macar Feyzullah Paşa Köşkü’nün kapısının önünde buldum. Daha önce tanışmış ve hatta röportaj yapmış olmama rağmen bu seferki çok farklıydı benim için. Gustosuna, stiline, hayat tecrübesine hayran olduğum Serdar Gülgün ile evinde buluşacaktım. Köşkün kapısından adım attığım an bir anda kendimi küçükken büyük anneannemin bana anlattığı padişah hikayelerinin içindeymişim gibi hissettim. Tam o sırada lacivert kadife ceketi ve balıkçı kazağı içinde her zamanki şıklığı ve centilmenliğiyle köşkün merdivenlerinde karşıladı beni Serdar Gülgün. Kısa bir süre sonra tahinli Çengelköy kurabiyesi (tadı hala damağımda) ve çay eşliğinde keyifli bir sohbetin içinde buldum kendimi. 

Tasarım, dekorasyon ve sanat dünyasında adından söz ettiren biri olarak serüveniniz nasıl başladı? 
İstanbul’da doğdum St. Benoit Fransız Lisesi’nde okudum. Hep sanata meraklı bir çocuktum ama o zamanlar bunun bir iş olacağını düşünmediğim için işletme okudum. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra gördüm ki sanat dünyasının içinde olmak beni çok cezbediyor Londra’ya gittim. Londra SOAS Üniversitesi’nde (School of Oriental and African Studies) Osmanlı Sanatı üzerine master yaptım. Bir müddet Londra’da çalıştıktan sonra 1992 yılında İstanbul’a döndüm. O yıllarda KÜSAV Vakfı vardı. Vakfın başkanı Çiğdem Simavi'ydi. O dönem kendisi Yıldız Sarayı Silahhane'de antika fuarları yapardı. Çok büyük organizasyonlardı. Ben de kendisine Osmanlı Sanatı üzerine sergi yapmayı teklif ettim. Bunun üzerine ilk sergimiz Osmanlı Hat Sanatı ile ilgili Dolmabahçe Sarayı’nın Hareket Köşkü’nde oldu. O yıllarda çok ilgi çekti. Ben de 25, 26 yaşlarında Londra’dan gelmiş genç bir adamdım. Ardından KÜSAV Vakfı’yla birlikte altı tane daha sergi düzenledim. Onlar da Topkapı Sarayı’nın Alay Köşkü’nde oldu. Kariyerimin ilk çıkış noktası bu oldu. O yıllarda benim sergilerimden birine Vitali Hakko geldi. Çiğdem Simavi gibi Vitali Hakko da benim hayatımın kilometre taşlarındandır. O güne kadar şahsen tanıdığım biri değildi. Kendisine sergiyi gezdirdim. O sırada bana “Size bir teklifte bulunmak istiyorum Vakko için Osmanlı desenleri döşemelik kumaşlar tasarlar mısınız?” dedi. Bu arada o dönem tasarım dünyasıyla bir bağım yok. Dedim ki teklifin sizden gelmesi çok onur verici ama nasıl yaparım? “Yok yok yaparsınız ben sizi araştırdım. Bu işin akademisyenleri günün modasını bilmediği için tarihi bugüne iyi taşıyamıyorlar, tasarımcılar ise ilham almak için tarihe bakmıyorlar siz ise bunun tam ortasındasınız” dedi. Çok doğru bir tespitte bulundu. Bir yandan konuşuyoruz ama ben hala kafamda oturtamıyorum. Siz haftada bir gün gelin, beğendiğiniz bir tabağın süslemesinden, halının motifinden yola çıkarak desen yapalım” dedi. O zaman piyasada Osmanlı desenine dair hiçbir şey yoktu. İlk Osmanlı desenini ben Vakko’ya yaptım. 25 yıl devam ettik. Hakko Ailesi’yle hala çok yakınız. Sanat tarihçisi gözüyle bakıyorum da bilmeden böyle bir piyasanın oluşmasını sağlamışız. Osmanlı deseni Türkiye başta olmak üzere tüm dünyaya günden güne her yere yayıldı. Tam da o yıllarda Herend markası benimle görüştü. Macar Cumhurbaşkanı Türk Cumhurbaşkanı’nı ziyarete gelecekti. Macar Kültür Bakanlığı demiş ki bizim cumhurbaşkanımız Türk Cumhurbaşkanı’na bir şey hediye etmek istiyor. Macarlar ve Türkler arasındaki dostluğu simgeleyen bir hediye vermek istiyorlar. Herend’in Türk mümessiline soruyorlar “Kim yapar böyle bir şey” diye onlar da beni öneriyorlar. Böylece Herend ile de çalışmaya başladım ve ben onlar için de porselenler tasarlamaya başladım. Bu noktada hayatım bambaşka bir noktaya gitmeye başladı. Çünkü ben işin sanat tarihi tarafında dururken hiç planlamadan ufak ufak tasarım dünyasına kaymaya başladım. O noktada benim çalıştığım çeşitli koleksiyonerler vardı. Onlar da “Bizim evimizi niye dekore etmiyorsunuz? Porseleni, antikayı, kumaşları çok iyi biliyorsunuz” dediler. Böylece ben kendimi yavaş yavaş dekorasyon dünyasında buldum. Pek çok yalı ve köşkün dekorasyonunu yaptım.

İçlerinde hiç unutamadığınız size çok heyecan veren bir proje oldu mu?
Dekorasyonunu yaptığım ilk evin bende yeri ayrıdır. Esasında o da şöyle gelişti. İsim vermeden bahsetmek istiyorum. Türkiye’nin en önemli koleksiyonerlerinden birinin kızı benim de yakın dostum oldu zaman içinde. Hep derdi ki “Serdar ben bir ev alacağım ve inşallah senin dekore etmeni istiyorum.” Gerçekten de çok güzel bir ev ile karşıma geldi. Çok sevdiğim bir arkadaşım olduğu için çok severek yaptığım bir proje oldu. Hala çok sevdiğim ve sık sık görüştüğüm bir arkadaşımdır. Sonrasında yine bu tür projeler devam etti. 

Bunların yanı sıra bir de televizyon serüveniniz var. O nasıl gelişti?
Sergi yaptığım yıllarda NTV’den bana bir teklif geldi. Ben sergiye gelenlerle yakından ilgilenmeyi ve sergiyi anlatmayı çok severdim. Bir gün kanalın genel müdürü Nuri Çolakoğlu geldi ve şöyle dedi bana, “Siz çok güzel anlatıyorsunuz sizinle televizyon programı yapalım.” Böylece bir buçuk sene kadar belgesel yaptım NTV’ye. 
Sizi heyecanlandıran başka hangi projelerde yer aldınız?
Marshall ile çok keyifli bir proje yaptık. Hepimiz çok sahiplendik bu projeyi. Osmanlı renklerini günümüze taşıyan bir çalışmaydı. Ekip arkadaşları da çok iyiydi. 

Şimdilerde neler yapıyorsunuz?
Dekorasyon işlerim devam ediyor. Bunun yanı sıra Serdar Gülgün İstanbul adını taşıyan markamla kendi tasarımlarımı yapıyorum. Bu markanın içinde kaplumbağalardan yola çıkan dekorasyon objeleri yapıyorum.

Kaplumbağalar sizin hayatınızda önemli bir yere sahip. Özel bir sebebi var mı?
Senelerce çok tasarım yaptım, Osmanlı’nın klasik sembollerini çok kullandım. Çocukluğumdan beri Lale Devri’nde sırtında mumlarla yürüyen kaplumbağalar beni hep çok etkilemiştir. Bu yüzden ben her yaptığımın projenin sonunda sırtında mum taşıyan bir kaplumbağayı ev sahibine hediye bırakırdım imza gibi. Yavaş yavaş bu evini yaptığım kişilerden talepler gelmeye başladı. Ve baktım çok ilgi çekmeye başladı ben de kaplumbağalardan yola çıkarak tasarımlarımı oluşturmaya başladım. Yaratıcı bir kafanın çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum çünkü yaratmanın sonu yok. Bir süre sonra fikirler içinde uçmaya başlıyorsunuz ve bunların somut bir ürüne dönüşmesine fırsat kalmıyor. Bu yüzden yaratıcı beynin sınırlandırılması lazım. Bu bazen zaman olabilir “Şu zaman içinde bitecek” gibi... Ya da bütçe sınırlandırılması olabilir. Ben sınırlandırılmayı bu yüzden çok seviyorum bana iyi geliyor. Kaplumbağalar da beni sınırlandıran oyun alanım. 

RÖPORTAJIN TAMAMI ALEM'DE!

PAYLAŞ