SAMİ SAVATLI İLE SANAT ÜZERİNE

07.11.2018 15:50:36

Günümüzde ötekileştirilen geleneksel sanatları çağdaş bir bakış açısıyla harmanlayarak ortaya çok katmanlı ‘hibrid’ işler çıkaran Sami Savatlı, sanat ve tasarım işlerini eş zamanlı yürütüyor. İlk kişisel sergisinin hazırlığını yapan Savatlı, insanlarda aşinalık hissi yaratırken, daha önce tatmadıkları birtakım duyguları da uyandırmayı hedefliyor.  

Berin SOMAY – [email protected] / Portre fotoğrafı: Ertan DEMİRBİLEK

Doğu ile batıyı, klasik ile moderni harmanlayan stilini, cesur renkler, farklı dokular, doğal malzemeler ve tekstiller üzerinden mimari bir yaklaşımla sunan Sami Savatlı’nın, İstanbul’un bilinen pek çok mekanında imzası bulunuyor. 2009 yılında tasarım ve mimari işlerini yürüttüğü Savatlı Architects’i kuran tasarımcı, 2012’de açtığı atölyesinde sanatsal çalışmalarını da sürdürüyor. “Geleneksel sanatların ötekileştirildiği ve çağdaş sanattan çok kalın duvarlarla ayrıştığı günümüzde, gündelik hayatımıza bu geleneğin izlerini az da olsa taşıyabiliyor olmak bana inanılmaz haz veriyor” diyen tasarımcı, Sevil Dolmacı Art Consultancy bünyesinde ‘Katmanlı Rastlantılar/Layered Coincidences’ adlı ilk sergisini 24 Ekim’de sanatseverlerle buluşturuyor. Ziyaretçileri, hat, tezhip, minyatür gibi geleneksel sanatların yanı sıra geleneksel zanaat dallarını referans alan farklı mecralardan 24 eser bekliyor. Sergi açılışı öncesi bir araya geldiğimiz Sami Savatlı ile 13 Kasım’a kadar sürecek olan sergisini, ikiliklerden beslenerek ortaya çıkardığı eserleri ve gelecek dönem projelerini konuştuk. 

Tasarımın yanı sıra sanatsal çalışmalarınıza da devam ediyorsunuz. Sanat, hayatınızda hep var mıydı? Sanatla tasarımı nasıl buluşturuyorsunuz?
Kendimi bildim bileli sanatla iç içe olduğumu söyleyebilirim. Son iki yılı sistematik olmak üzere altı yıldır kendi sanat atölyemde işler üretiyorum. Bu üretim tamamen kişisel ve kendi sanat tarafımı doyurmak için diyebilirim. Sanat ve tasarımı aslında aynı perspektifle ve yeni bir deneyim yaratma duygusuyla yapıyorum. Yaptığım işlerin farklı olmayan tarafı ise izleyende yarattığı aşinalık duygusudur. O da aslında tamamen bilinçli olarak vermeye çalıştığım ve üzerine kafa yorduğum, tekniğimi o şekilde evirdiğim bir yol benim için. Onun dışında malzeme, form, kompozisyon ya da teknik anlamda hep içinde bir ‘yeni’yi barındırıyor.


İlk kişisel serginiz ‘Katmanlı Rastlantılar/Layered Coincidences’da hat sanatından heykele, enstalasyondan videoya, çeşitli mecralarda işleriniz yer alıyor. Bize serginin içeriğinden bahseder misiniz? Farklı mecra ve teknikleri bir araya getirme fikri nasıl gelişti?
Benim yaptığım kelimenin tam anlamıyla ‘çağdaş sanat’. Geleneksel sanatlara dair görsel ya da üretim tekniğine dayalı detayları kullanıyorum, ama hattat değilim neticede. Bu ince çizgi sanırım zaman içinde ayırt edilecek. Geleneksel sanatların ötekileştirildiği ve çağdaş sanattan çok kalın duvarlarla ayrıştığı günümüzde, gündelik hayatımıza bu geleneğin izlerini az da olsa taşıyabiliyor olmak bana inanılmaz haz veriyor. Aslında yaptığım işi şöyle özetleyebilirim; verimli sonsuz bir toprağa birtakım tohumlar saçıyorum. Bu hibrid tohumlar, insanlarda aşinalık hissiyle beraber, daha önce tatmadıkları birtakım duyguların doğmasına yol açıyor. Bu her seferinde yenilenerek ve evrilerek gelişiyor. Gelecek nesillerin kültürel kaderini ve algılama biçimlerini etkileme dürtüsü ile üretim yapıyorum diyebilirim. Bu minvalde ortaya kimi zaman farklı malzemelerin bir arada kullanıldığı çok boyutlu işler, kimi zaman da mürekkep ve altınla şekillenen çok rafine işler çıkabiliyor.


Peki hat sanatına olan ilginiz nasıl başladı?
Aileden gelen geleneksel sanatlara ve mimariye olan merakın yanı sıra bu alanda işler üretmiş insanlarla kan bağımın bulunması, beni hem genetik hem de duygusal olarak küçük yaşlardan itibaren üretime itti. Tabii o yıllarda daha asi ve daha eleştirel bir bakış açısıyla daha soyut işlere kafa yoruyordum. Ama zamanla insanın kendini tanıması gibi belki de istemsizce geleneksel işlerle yaklaştım. Süreç içinde bu iki ayrı ucu farklı arayışlarla birleştirmeye ve farklı katmanlarda farklı dönemleri/duyguları vermeye çalıştım. Son iki yılda belki de biraz gitmek istediğim yolu bulup o minvalde işler üretmeye başladım demek daha doğru olur.


İşlerinizde doğu ile batıyı, modern ile gelenekseli, tasarım ile sanatı harmanlıyorsunuz. Bu tarz ikiliklerden nasıl besleniyorsunuz?
Açıkçası bu benim doğamda var. Çok teknik okullarda okumama rağmen sınırlarımı şeffaflaştırıp sanata kaymam biraz içimdeki bu varlığından haz aldığım dualite duygusundan diyebilirim. Örneğin; geleneksel bir yöntemi alıp onu beklenmedik bir şekilde kullanıyorsam ya da çok yeni bir yöntemi yine geçmiş döneme ait forma adapte edebiliyorsam ve çıkan neticeden haz alıyorsam bu benim için inanılmaz bir doyum kaynağı oluyor. İşin en sevdiğim kısmı da bu deneme yanılma dönemlerindeki neticeye ulaşamayacağınızı sandığınız huzursuz sürecin aslında sizin yaratıcılığınızı patlatan dinamitler olduğunu fark ettiğiniz anlar. 


Tasarım stilinizi nasıl tanımlarsınız?
Tasarım kesinlikle köklerinden bağımsız olamaz, ama bu tabii ki ileriye bakmamak anlamına gelmiyor. Genetik kodlarımıza işlenmiş, zengin kültürümüz ve zanaat becerilerimiz, güncel olarak gerçekleştirdiğimiz tasarımın içinde istesek de istemesek de yer alıyor. Bu bazen tasarımın alt anlamlarında bazen de çok görünür bir şekilde yer alıyor. O sebeple bunları inkar etmek yerine kabullenmeliyiz, değişim ve dönüşüm çalışmalarıyla yeni zenginliklere olanak sağlama dürtüsü ile hareket etmeliyiz. Kendi DNA’nızda, düşünce yapınızda yer alan geçmiş dönem bilgilerini ya da beğenilerinizi saklamaya çalışarak yapılan tasarım her zaman eğreti/özenti durmaya mahkumdur.

Üretim süreçlerinizde nelerden ilham alırsınız?
İşin teknik kısımlarına çok kafa yorduğum için her türlü yeni tekniğe ve bilgiye aç bir yanım var. Keşfettiğim her yeni teknik kesinlikle ilham verici. Ama teknik kısmını bir yana bırakacak olursak, mimari detaylar, zamanında çok ön plana çıkmamış, kendi döneminde niş olarak kalmış sanatçı ve tasarımcıların bakış açıları ve yöntemleri bana ilham veriyor. Kendi dönemine yön vermiş sanatçıların kişisel bilgileri ve özel hayatları; kendi tarihimize ve köklerimize ait her türlü sanat ve zanaat… Aslında saymakla bitmez. Hayatın kendisi, tüm geçmişi ve geleceği ile ilham kaynağı diyebilirim.


Önümüzdeki dönem projelerinizden bahseder misiniz? 
24 Ekim’de Sevil Dolmacı Art Consultancy bünyesinde açacağım ilk kişisel sergime hazırlanıyorum, ana odak noktam şu an bu sergi diyebilirim. İki yıldır üzerinde çalıştığım ve ekim ayının son haftası gerçekleşecek sergim; ahşap, mürekkep, metal, akrilik, ışık, koku gibi malzemeler kullandığım enstalasyon, heykel ve resimlerden oluşacak. Geleneksel sanat/zanaat ile çağdaş mimarinin strüktürel deneyimini tarihsel bir sorgulama ile özdeşleştirirken, referanslarından özgürleşmiş bir ütopyanın peşine düştüm diyebilirim bu sergi için. Sergi, çok katmanlı ve birbiri ile bir hikayenin içinde farklı noktalardan bağlanan işlerden oluşacak ve bir yandan da seyirciyi mekan ve zamandan koparan bir deneyim yaşatacak. Sergi dışında devam eden tasarım işlerimiz var. Gorbon ile yepyeni bir seramik koleksiyonu üzerinde çalışıyorum. Kasım ayı sonunda lansmanı yapılacak koleksiyonda yine geleneksel dokunuşları hissedeceğiniz modern bir çizgi gözlemleyeceksiniz. Ayrıca önümüzdeki günlerde duyacağınız sürpriz uluslararası bir projenin müjdesini verebilirim.

PAYLAŞ