BRITISH COUNCIL'DAN ÇEVRİMİÇİ SANAT

19.07.2019 14:13:04

Teknolojiyi sanat ile buluşturan, sanatı mekanın ve zamanın bağlayıcılığından kurtarıp kitlelerle buluşturan dijital sergileri hala ziyaret etmediyseniz, çevrimiçi olma zamanı! Çünkü sanat artık bir tık uzağınızda.

Açılış görseli: Nilbar Güreş, Kafa Üzerinde Duran Totem, 2014

Röportaj: Eray ERKOCA – [email protected]

Portre Fotoğrafı: Ertan DEMİRBİLEK

British Council’ın hayata geçirdiği “Duvarları Olmayan Müze” dijital platformu, sanat ile genel izleyici arasındaki görünmez duvarı kırmayı hedefliyor. “Geçen Gece Bir Rüya Gördüm” ve “Tanışıyor muyuz?” dijital sergilerinden sonra, bu yıl “Cadılarla Dans Etmek” ile sanatseverlerle buluşan platform, cadılık temsilinin mitlerdeki ve edebiyattaki izlerini takip ederken, erkek egemen tarih yazımına alternatif kaynakları irdeliyor. Son beş yıldır British Council Türkiye’nin sanat müdürlüğünü yapan Su Başbuğu ve Collective Çukurcuma adlı küratöryel kolektifin kurucularından biri olan, “Cadılarla Dans Etmek” sergisinin küratörü Mine Kaplangı ile Pera Müzesi’nde sohbet ettik.

(Su Başbuğu, Mine Kaplangı; Fotoğraf: Ertan DEMİRBİLEK)

“Duvarları Olmayan Müze” nedir, nasıl doğdu?

Su Başbuğu: Aslında çok basit bir ihtiyaçtan doğdu. British Council Koleksiyonu’nu daha çok kişiye ulaştırabilmek… 2015 yılında İstanbul’da Pera Müzesi’nde ve Ankara’da CerModern’de, British Council Koleksiyonu’nun gezici sergilerinden Grayson Perry’nin “Küçük Farklılıkların Kibri” serisini göstermiştik. İstanbul ve Ankara’dakiler sergiyi ziyaret edebilirken, sergiye ulaşamayanlar için de bir mikrosite geliştirmiştik. İkisine de beklediğimizin çok üzerinde bir talep oldu. Sergileri yaklaşık 50 bin kişi gezerken, sanal sergiyi Türkiye’nin her yerinden 150 bine yakın kişi gezdi.  Bu da bizi açıkçası çok heyecanlandırdı. Bir sanat platformunun bu kadar çok kişiye ulaşma potansiyeli çok heyecan vericiydi. British Council Koleksiyonu, 9 bini aşkın parçadan oluşuyor. Bunların çoğu koleksiyon web sitesinden incelenebiliyor ancak bu ucu bucağı olmayan bir ziyarete dönüşebiliyor. Sanat profesyonelleri için cazip bir araştırma imkanı sunarken, genel izleyici bu kalabalık içerisinde belli bir sanatsal yönlendirmeye ihtiyaç duyuyor. Bu iki fikri birleştirerek dijital sergi platformu “Duvarları Olmayan Müze”yi geliştirmek için yola çıktık. Türkiye’den açık çağrı ile ilk küratörümüz Elif Kamışlı’yı seçtik. Elif, İngiliz manzara resmi ve heykel geleneği üzerine çok güzel bir seçki yaptı. Bir tasarım ajansıyla bu konsept ve seçkiyi görselleştirdik ve platformu ziyarete açtık. İlk günden beri sürekli yenilenen, gelişen ve değişen bir platform yarattık aslında. Her küratör kendi görselliğini, her tasarımcı kendi kullanıcı deneyimini getirdi. Üç yıl sonunda birbirinden çok farklı üç sergiye ev sahipliği yapıyoruz.
 

Sanatın zaman ve mekandan bağımsız olması ne anlama geliyor?

S.B:  Aslında sanatı fiziksel ortamdan çıkartıp ortamın dayattığı dört duvar ve zamandan koparmak anlamına geliyor bizim için. “Duvarları Olmayan Müze” için internet bağlantısı olan bir aygıtınızın olması yeterli. Dolayısıyla otobüste, evde, işten sonra, öğle molasında, plajda her an, her yerde ulaşılabilir bir platform “Duvarları Olmayan Müze”. 2013 yılında sadece yüzde 39 evde internet bulunurken, 2016 yılında bu rakam yüzde 70’e çıktı. Bugünün araştırmalarında ortaya çıkan, her 100 kişiden 92’si akıllı telefon kullanıyor ve 53.5 milyon kişi, zaman ve mekan tanımadan online olarak istediği her şeye istediği yerde ulaşabiliyor. Biz de bu dijital dönüşümü fırsat bilerek sanatı herkesin parmak ucuna götürmeyi amaçladık. Üç senedir hayata geçirdiğimiz sergilerin ziyaretçi sayısındaki artış bu konuda doğru yolda olduğumuzu bize gösteriyor.

(Erinç Seymen, "Büyücünün Karısı", 2016)

Herkes için sanat” söylemiyle ziyaretçileri dijital bir sergi deneyimine davet ediyorsunuz. Birçok insanın iddia ettiği üzere, teknoloji sayesinde sanatın erişilebilirliğinin arttığını ve böylece demokratikleştiğini düşünüyor musunuz?

S.B: İlk kez bu sene kullandık bu tabiri. Çünkü ilk iki yılda her ne kadar kapsayıcı bir dil kullanmış olsak da, fark ettik ki yine de en çok sanat izleyicisine ulaşıyor proje. Yeni izleyicileri veya şehirlerinde bir sanat tüketme pratiği olmayan kişileri sanata yaklaştıramamışız. Oysa bizim yapmak istediğimiz sanat ile genel izleyici arasındaki o görünmez duvarı kırmak, imkanı olmayan veya çeşitli engeller nedeniyle sanata ulaşamayan kişileri “Duvarları Olmayan Müze”de misafir etmekti. O duvarı kırabilmek için hem teknik olarak hem de tasarım olarak çok yatırım yaptık. Öncellikle engelleri kaldırmak üzerine yoğunlaştık, dijital erişilebilirlik konusunda danışmanlık veren bir kurumla tüm süreç boyunca birlikte çalıştık. Görme ve duyma engellilerle iş birliği içinde olan STK’larla iletişime geçtik ve erişilebilir bir altyapı kurduk. Ama elbette teknoloji geliştikçe, yapılacak işler de çoğalıyor. Aslında biz dijitali, herkese ulaşabilmek için bir araç olarak kullanıyoruz. Herkesin sanata eşit erişim hakkı olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla “Herkes için sanat” mottosuyla yola çıktığımızda, engeli olan kişileri herkesin dışında bırakmayı doğru bulmuyoruz. Bu aslında British Council’ın yaptığı her çalışmada gözettiği ve standartlaştırdığı bir tutum. Bunun dışında, elbette internetin, özellikle mobil telefonların hayatımızda gün geçtikçe daha da yer etmesi sanatın ulaşılabilirliğini artırmak için de bizim için çok önemli bir araca dönüştü. Veriyi, bilgiyi, ücretsiz bir şekilde kitlelerin ulaşımına açmak, elbette bilgiyi özgürleştirip demokratikleştiriyor.

Mine Kaplangı: Demokratikleşme belki sorunlu bir tanım olurdu ancak özellikle İngiltere’de yer alan bir koleksiyonun oldukça kısıtlı bir kesim tarafından ziyaret edilebileceğini düşünürsek, dijital bir sergi ya da arşiv ile dileyen herkes tarafından incelenebilmesinin sanatın erişilebilirliği açısından çok değerli olduğunu söyleyebilirim. Özellikle online serginin ziyaretçi sayısına da baktığımızda, bu sayının fiziksel bir mekanda yaptığımız sergilerden ne kadar farklı ve fazla sayıda kişiye ulaştığını görebilmek mümkün. Bienaller ve büyük sanat etkinlikleri dışında sergilerin ziyaretçi sayıları oldukça sınırlı. Bu nedenle de dijital ortama taşınan sergiler, dokümantasyonlar ve arşivler belki de bu açıdan gün geçtikçe daha da önem kazanacak. Elbette orada olma ve arşivlenememe üzerine dayalı birçok sanat deneyimi de mevcut ancak özellikle koleksiyonlarda bulunan eserlerin bu şekilde herkese açılabilir olması gerçekten de ilham verici ve bir yandan da eğitici diye düşünüyorum.

Dijital platformların seyirci üzerindeki etkisi nedir?

S.B: İlk başta, özgürlük sağlıyor diye düşünüyorum. Ve daha ulaşılabilir bir mecra olduğu için de çok kültürlülüğü destekliyor. Olduğunuz yerden Amerika’daki bir müzede yapılan bir toplantının canlı yayınını izleyebiliyorsunuz ya da National Theatre’ın canlı performanslarına ulaşabiliyorsunuz. Bu dijital değişim sayesinde artık dünyanın her yerinden istediğiniz her şeye çok rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Bizim açımızdan da bu neden sanat olmasın?

M.K: Bunu seyircilerden gelen anketler üzerinden okumak faydalı olabilir. Ama özellikle farklı jenerasyonların internet aracılığıyla sanata daha kolay ulaşabilmesinin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca sanat alanlarının bulunmadığı şehirlerde yaşayanların, dijital platformlar sayesinde dünyanın farklı yerlerinde yer alan sergilere, arşivlere ve koleksiyonlara ulaşabilmeleri de bir o kadar kıymetli.

(Canan, "Gece", 2014)

Dijital sergilerin ortaya çıkması ile sanat üzerine sohbetlerin edildiği kamusal alanlar olan galeriler terk mi ediliyor? Bu bağlamda, teknolojinin kamusal alanın çöküşüne yol açtığı yönündeki iddialar ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

M.K: Sanat üzerine sohbet edilen kamusal mekanların sadece galeriler olduğunu düşünmüyorum. Sanat alanında aktif rol oynayan tüm mekan, kurum, kolektif ve kişilerin bir arada olabilmesi, sürdürülebilir olmaları çok değerli. Bu açıdan farklı iş birliklerinin de oluşabildiği, komünitelerin ve kolektif üretimlerin arttığı bir dönemde yaşıyoruz. Teknolojinin kamusal alanı çökertmesinden çok, kamusal alanın anlamı üzerine yeni sorgulamalar getirdiğini düşünüyorum. Özellikle Türkiye’de sanat üzerine sohbet edebileceğimiz alanların çeşitlenmesi gerektiğini iddia eden biri olarak, teknolojinin bu anlamda bizlere farklı çözüm önerileri sunabileceğine inanıyorum.

“Duvarları Olmayan Müze” dijital platformunun önceki sergileri “Geçen Gece Bir Rüya Gördüm” ve “Tanışıyor muyuz?” ile sanatseverlerden nasıl tepkiler aldınız? Hedeflediğiniz sayıda insana ulaşabildiniz mi?

S.B: Her iki sergi için çeşitli anketler, görüşmeler gerçekleştirdik. Hem sanatseverlerle hem sanat profesyonelleriyle hem de genel izleyiciyle... Herkesin deneyimi farklı olsa da ortak ses, sergilere devam etmemiz konusunda bizi yüreklendirdi. “Geçen Gece Bir Rüya Gördüm” fiziksel olarak var olabilecek bir sergi mekanını “taklit” ederken, “Tanışıyor muyuz?” tamamen mekandan bağımsız ve 360 derece panoramik bir boşlukta asılı bir sergileme sundu. Her iki sergide de beklediğimizin çok üzerinde bir ziyaretçi sayısına ulaştık.

“Cadılarla Dans Etmek” nasıl doğdu peki, ilham kaynakları neler?

M.K: Cadılık tarihi ve bu tarihin günümüz sanatındaki temsilleri üzerine düşünüp araştırma yaparken oluşan bir sergi önerisiydi. British Council koleksiyonuna da bir soru ile yaklaşmak ve bu soruya verilen farklı cevapların izlerini takip ederek bir arşivde gezinmek oldukça keyifliydi. Benim sergi üzerinden yönelttiğim sorulara cevaben, bambaşka yeni yollar ve yan dallar oluştu sanatçıların çalışmaları ile. Böylelikle serginin bir bölümünde cadılık temsilinin mitlerdeki ve edebiyattaki izlerini takip ederken, diğer bölümünde erkek egemen tarih yazımına alternatif kaynakları irdelemeyi hedefledim. Böylelikle farklı katmanları olan ve dört “mekan”dan oluşan, 20’den fazla sanatçının işlerinin bir araya geldiği bir hikaye-sergi ortaya çıktı. Sergimizin lansmanını Pera Müzesi’nde gerçekleştirdik ve çok yoğun bir ilgi ile karşılaştık.

 “Cadılarla Dans Etmek”i şimdiye kadar kaç kişi ziyaret etti? Ziyaretçi sayısından memnun musunuz?

S.B: Sergiyi ilk 2 ayda yaklaşık 350 bin kişi ziyaret etti. Elbette bu rakamdan mutluyuz. Bugün Türkiye’de yapılan en büyük uluslararası sanat sergisi Istanbul Bienali ile neredeyse başabaş bir rakam. Ama elbette dünyada 6 milyar insan yaşıyor, Türkiye’de 85 milyon. Daha çok kişiye ulaşabilmek her zaman hedefimiz.

“Cadılarla Dans Etmek” ile “kadın” teması ve cinsiyet eşitliği üzerine yoğunlaşıyorsunuz. Sizce sanatın sosyal bir sorumluluğu olmalı mıdır? Sanat ve aktivizm ilişkisi üzerine bize ne söyleyebilirsiniz?

M.K: “Duvarları Olmayan Müze”nin geçen seneki açık çağrısının teması “kadın” olduğu için sergi önerilerimizi bu tema çerçevesinde oluşturmamız isteniyordu. Mekan ile kısıtlanan bir sergiden daha çok kişiye ulaşacak bir online serginin elbetteki sosyal bir sorumluluğu olması gerektiğini düşünüyorum. Ama öte yandan sanatın özünde bu sorumluluğun kendiliğinden var olduğunu da söyleyebiliriz. Sanat - sosyal sorumluluk ve aktivizm her biri oldukça geniş, büyük, kapsayıcı kavramlar. O yüzden örnekler ve alt başlıklar altında bu ilişkileri ve iş birliklerini anlayabilmek ve anlatabilmenin daha verimli olabileceğini düşünüyorum. Ama elbette “Cadılarla Dans Etmek” sergisi ile bu konu üzerine hep birlikte düşündük. Özellikle Türkiye’den sanatçıların sergiye katılabilecek olmaları, onların üzerinde durdukları temaların ve sorunların farklı mecralarda binlerce kişiye ulaşabilecek olması, bu konuda eyleme geçmemizi gerektiriyordu.

Dijital ortamda küratörlük nasıl bir deneyimdi? Küratörlüğünüz sırasında nelere dikkat ettiniz?

M.K: İlk defa dijital bir serginin küratörlüğünü yapmak, benim için öğretici ve ilham vericiydi. Mekandan bağımsız ama farklı bir “mekan” anlayışıyla çalışmak elbette ki diğer sergi deneyimlerinden farklı birçok etmeni de düşünmenize yol açıyor. Öncelikle bir koleksiyon üzerinden bir sergiyi oluşturmak, daha sonra bu serginin dijital ortamda başkalarına nasıl aktarılabileceği üzerine düşünmek ve en önemlisi, bu deneyimin ve aktarımın sıradan bir web sitesi incelemenin dışında nasıl bir sergi deneyime dönüşebileceğine dair tahayyüllerde bulunmak ve bunu bir ekip ile birlikte yapabilmek oldukça değerliydi. Eserlerin dijital ortamda nasıl konumlanabileceği, güvenlikleri, birbirleri ile ilişkileri, dijital mekanın tasarımı - hem ses hem görsel - gibi bir çok farklı alanda oldukça uzun süre düşünmemiz gerekti. Sanırım en başta kafamda canlanan o mekansız ve zamansız ormanın içindeki yolculuk tahayyülüne olabildiğince sadık kalmaya özen gösterdim. Daha sonra eserlerin birbirleriyle ve alt konu başlıkları ile olan ilişkileri üzerinden odalar oluştu. Ve tüm bu yolculukta bizlere yol gösteren kaynakları sergi alanında bir hayali kütüphanenin içine yerleştirdik.

Önümüzdeki yıllarda dijital sergiler daha da artacak gibi görünüyor. Peki siz küratörlüğün geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Dijital platformlarda küratörün işlevi nedir, ne olacak?

S.B: Dijital bir serginin en büyük artısı ulaşılabilirliği. İnternet bağlantısı olan herkes, hiçbir teknik engel olmaksızın istediği saatte, istediği yerden ve istediği şekilde sergiyi deneyimleyebiliyor. Üstelik sunduğumuz içerik, internette yığınla bulunabilecek datanın aksine, editöryel müdahaleden geçmiş, bir küratörün bir tema etrafında geliştirdiği bir sanat içeriğinden oluşuyor. Bu iki olanak da aslında, bu sanat deneyimini eşsiz kılan ve tamamen kişiselleştiren olanaklar. Bu yüzden daha da gelişeceğini düşünüyorum. VR, AR gibi teknolojilerin küratörlere ve özellikle sanatçılara çok farklı imkanlar sunduğunu ve sunacağını da öngörmek mümkün. Sadece bu teknolojilere erişilebilirliğin iyice yayılması gerekiyor diye düşünüyorum. Dijital platformlardan ziyade, internette küratörün yeri daha gerekli ve manidar. Çünkü uçsuz bucaksız bir bilgi, içerik, görsel, fikir ve aplikasyon var ve onların arasında kaybolmak çok kolay. Küratörler bu içeriği derlememizde, anlamamızda ve tüketmemizde önemli bir rol oynayacaklar.

M.K: Özellikle küratöryel bir kolektif içerisinde çalışmalarımı sürdürdüğüm için “küratör”ün görevi, işlevi, sorumlulukları ve bu sıfatın temsil ettikleri üzerine yoğun olarak düşünüyorum. Sadece dijital platformların çoğalması ya da çeşitlenmesi açısından değil, genel olarak bu aktif rollerin tanımlarının gelecekte temelden değişeceğini öngörebiliyorum. Farklı mecralar, iş birlikleri ve sergi deneyimleri hepimiz için merak uyandıran, belki zorlayıcı belki de şekil değiştiren yeniliklere gebe olacak. Nasıl ürettiğimiz, nasıl düşündüğümüz, nasıl bir arada olabildiğimiz ya da yan yana olabildiğimiz üzerine kim bilir neler keşfedeceğiz sanat üzerinden.

(Aubrey Hammond, "Bolschewitches", 1920)

Sizin takip ettiğiniz dijital sergiler var mı?

M.K: Tam olarak dijital sergi olmasa da dijital ortama aktarılmış ve aktarılmaya devam eden birçok online arşivi takip etmeye gayret ediyorum. ICA, Welcome Collection, MOMA’nın yanı sıra FACT (Liverpool) un son dönemde bu konuda yoğun ve ilginç çalışmaları oldu. Ayrıca Asia Art Archive, Video Data Bank ve New Museum’un sitesindeki New Art Online bölümü gibi online proje ve eserlere yer veren arşivleri de takip etmeye çalışıyorum. Son zamanlarda dijital görünürlüklerine büyük bütçeler ayırabilen çağdaş sanat kurumlarının fiziksel sergilerini dijital ortamda da en iyi şekilde temsil edebilmek için farklı yöntemlere başvurduklarını görebiliyoruz. Bu açıdan fiziksel olarak gitme imkanınızın olmadığı bir sergideki herhangi bir eseri, detayları ile inceleyebilme fırsatı gerçekten heyecan verici.

Gelecek projeleriniz hakkında bizi bilgilendirir misiniz?

S.B: Bu sene “Duvarları Olmayan Müze”nin dördüncü sergisini yapıyoruz ve ilk kez proje Türkiye’nin dışından küratörlere açıldı. Bu sene üç ülkeden birer küratör seçtik: Türkiye'den Seyhan Musaoğlu, Ukrayna'dan Tatiana Kochubinska ve Gürcistan'dan Teona Burkiashvili. Bu ay içinde üç küratör beraber çalışmaya başlayacaklar. Bu seneki serginin teması olarak belirlenen “Arada” konusu; yer değiştirme, yerinden ayrılma, ayrılığın boyutları, kültürel kimlik ve mekanlar arası geçişlerde yakalanan anlara odaklanacak. Küratörler; geçicilik, göç, yolculuklar ve değişen kimlikler üzerine düşünecek ve hem British Council Koleksiyonu hem de kendi ülkelerinin yerli sanatçılarının eserlerinden oluşan dördüncü serginin küratörlüğünü ortaklaşa üstlenecekler. Heyecanla serginin şekil almasını bekliyoruz, Şubat 2020’de yayında olacak.

M.K: Kısa bir süre önce sanatçı Bager Akbay ve küratör/araştırmacı Ebru Yetişkin ile dört yıldır sürdürdüğümüz kolektif araştırmanın doğrultusunda bir kitap yayınladık.” Kontrol Odaları: Bager Akbay'ın sanat pratiğine öz eleştirel bir giriş + (kurmaca) denemeler” adlı bu kitabın yayınlanmasının ardından, ilki StudioX Istanbul, AVTO ve Poşe’de gerçekleşen sanat sohbetlerine devam ediyoruz. Ayrıca Kolektif Çukurcuma olarak Naz Cuguoğlu ile kolektif metin çalışmalarımıza devam ederken, kolektifin okuma grubunun yeni dönem projelerine odaklanıyoruz. Yeni sezonda ilk olarak Fabrizio Terranova’nın yönettiği “Donna Haraway: Story Telling for Earthly Survival” belgeselinin Salt Beyoğlu’nda yer alan Açık Sinema’da bir gösterimi ve ardından Donna Haraway üzerine okumalar yapacağız. Bunların yanı sıra, geçen sene katılmış olduğum Basis Frankfurt’da gerçekleşen küratör misafir programının sonucunda hazırlamış olduğumuz kolektif sergi ve kamusal program üzerinde çalışıyorum. Eylül 2020’de Basis’de gerçekleşecek olan “Creating a ‘we’” adlı bu sergi için yaz sonu Frankfurt’da sanatçılar ile ön buluşmalar yapıp sergi üzerine çıkacak olan yayınlar için çalışmaya başlayacağız.

PAYLAŞ