AHMET GÜNEŞTEKİN İLE ÇOK ÖZEL

26.03.2019 11:53:40

Hikayesine, çocukluğundaki düş dünyasından başladık, günümüz sanat piyasasının analizine değin derin bir sohbete daldık. Ahmet Güneştekin’in hikayesine davetlisiniz.

Röportaj: Gözde YÖRÜKOĞLU ERSU

Fotoğraflar: Zeynel Abidin AĞGÜL

Saç-makyaj: Cevahir  Özkan GÜNER

Video: Fatih ER

Bir sanatçı olarak hikayenizi anlatmaya nereden başlarsınız? Gelişim süreciniz, hepimizin tanıdığı sanatçı Ahmet Güneştekin, sizin gözünüzden bu noktaya nasıl geldi?

Hikayemi çocukluğumdan başlatırdım. Geçmişe açılan özel bir coğrafyada büyüdüm. Olağanüstü hikayeleri ve masalları dinler, ay tutulmasını ve isli bir camın arkasından güneşi izlemeye bayılır, yıldızların ismini ezbere bilirdim, bir gökyüzü haritam vardı; şimdi dönüp baktığımda bir çocuk olarak iç özgürlüğümü koruyabildiğimi anımsıyorum. Işığın mitolojik çağrışımlarının özümsendiği bir dünyada, güneş çocukluk evrenimde yerçekimsel bir güçtü benim için. Yörüngelerini izlediğim yıldızlar ve su yüzeyinde oluşturduğum dalgalar en sevdiğim oyunlardı. Dış dünya ile kurduğum bu dolaysız ilişki ışığın ve sesin geometrisini hayal gücüyle algılamamı sağladı. Oyun alanları geçmişle kuracağım ilişkinin doğasını da belirledi. Benim için düşlemenin mekanlarından biri olan çocukluk atölyemde kökenlerimin sadece yerin derinlerinde değil ışığın ötesinde olduğunu hayal ederdim. Geometrik formlardan ve düşsel imgelerden oluşan ikonografimin en belirgin özelliği renk seçimi ve dağılımını düzenleyen tekniğim. Sezgilerimle yönlendirdiğim, biçimlendirdiğim renkler ve yüzeyi kesen geometrik formlar, bellek katmanları ve bilinçli müdahale arasında oynadığım bu oyun, ışığa yeniden form vermemi sağladı. Böylece renklerin yerleşimi, üç boyutlu izdüşümler, optik bileşenlerin kullanımı, görüntünün çakıştırılması ve katmanlı kurgunun ortaya çıkışına dayanan bir optik anlayışı geliştirdim. Beyoğlu’ndaki ilk atölyemde, çocukluk evrenimde düşünü kurmaya başladığım, bilmediğim yaşamları görme tutkumu izleyerek çıktığım araştırma gezilerinde, deneyimlerimi estetiğe dönüştürmenin yöntemini keşfettim. Çocukluğumun oyun alanlarıyla ilişkimin tetiklediği bir bellek çalışmasıyla ilk eserlerini üretmeye başladım. İlk büyük sergim bu sayede 'Karanlıktan Sonraki Renkler' çocukluktan geri çağrılan bir belleğin izlerinden oluşuyor. Şu anda olduğum kişi olmamı sağlayan, hikâyemin başladığı yerin burası olduğunu düşünüyorum.



Sizce yaşamımızdaki kodları oluşturan doğduğumuz coğrafya ve büyüdüğümüz aile mi? İçimizde bilmediğimiz, keşfetmemiz gereken değerlerimiz mi var yoksa doğduğumuzda? Onlarla mı doğuyoruz sonradan mı öğreniyoruz?

Doğduğum coğrafya ve ailem yaşama dair bir perspektif kazanmamı sağladı. Yüzeyi biçimlendirme tutkumun peşinden gidebilmem ailemin desteği sayesinde oldu. Geleneksel yaşamın kısıtlamalarıyla karşılaşmamı engelleyen babam ve yoksunluklarımıza rağmen düş kurmaya devam edebilmem için kitaplarını benimle paylaşan kardeşim, önemli eşikleri aşmamı ve zorluklarına rağmen yaşama neşeli ve iyimser bir perspektiften bakmamı sağladılar. İşlerim üzerinde bu perspektifin etkisini görebilirsiniz. Örneğin 'Yüzleşme' sergilerinde geçmiş olgusu işlerimin çekirdeğini oluşturuyor. Doğduğum coğrafyanın geçmişle ilgili bir çalışma için birçok yerden daha uygun ve elverişli olduğunu düşünüyorum. Çünkü gizlediğimiz ve üstünü kapattığımız bir yakın geçmişe sahip burası, bakmaktan kaçtığımız bir tarih ve dönüp bakarsak sanki tarih bizi suçlayacakmış gibi. Oysa bunun kimseye bir faydası yok, hepimiz tekrar tekrar inşa ettiğimiz geçmişlerin kaydedildiği bir şimdinin içindeyiz. Bu nedenle bakmaktan kaçtığımız bu geçmişin yeniden kurgulanması benim için 'Yüzleşme' sergileri. Yakın zamanda çalıştığım Yoktunuz ve Çürüme yaşadığım coğrafyanın belleğine yerleşmiş yıkımları ve yüzleşmesini yaşamamış bir yakın geçmişi yeniden gösterdiğim işler olarak ortaya çıktılar. Bu işler, belleğin şimdinin inşasındaki zorunluluğunu anımsatan ve yaşamla ilgili bakış açımı şeffaflıkla gösteren işler aynı zamanda.



RÖPORTAJIN TAMAMI BU HAFTA ALEM'DE.

PAYLAŞ