REFİK ANADOL İLE SANAT VE YAPAY ZEKA ÜZERİNE

11.12.2018 16:38:11

Refik Anadol son dönemin en çok merak edilen ismi. Geçenlerde Los Angeles’ta on binlerce insan, Frank Gehry imzalı Walt Disney Konser Salonu’nun dış cephesine yansıtılan Anadol imzalı büyüleyici performansı izledi...

Röportaj: Şebnem KIRMACI
Fotoğraf: Lara SAYILGAN
Fotoğraf asistanı: Salih YILMAZ
Styling: Şeyda SÖZÜER 

Geçen sene açtığı “Eriyen Hatıralar” sergisinde kuyruklar oluşan, yedi yaşından beri duvarlara bakıp onların neden konuşmadığını düşünen, Commodore 64’e sahip olduğundan beri bilgisayarsız yapamayan, “Sınırları olamayan bir gerçeklikte sanat yapmak istiyorum” diyen, hayallerinden vazgeçmeyip şortuyla Bill Gates’in karşısına çıkan Refik Anadol, teknoloji, sanat ve bilimi birleştirdiği işleriyle uluslararası şöhretini artırmaya devam ediyor. Anadol, şimdiye kadar verdiği en kapsamlı röportajda ne yaptığını ve nasıl yaptığını anlattı.

Evet, herkes seni takip ediyor, oldukça yoğun bir ilgi var ama sanırım kimse tam olarak ne yaptığını bilmiyor. “Refik Anadol, genç dahi” gibilerinden cümleler dolaşıyor ortalıkta. Sen aslında tam olarak ne yapıyorsun? Yeni medya sanatı nedir? Bunu küçük bir çocuğa anlatır gibi net olarak izah etmeni istesem? 
Birincisi medya sanatçısıyım, yeni medya değil. Medya sanatçısı derken, gerektiğinde var olan her medyayı kullanabilen sanatçıdan bahsediyoruz. Sanat alanında üretiyorum, çalışıyorum. Yönetmenim. Bir sinema filminin karmaşıklığında bir işi de yönetebilecek bir ekibe sahibim. Aynı zamanda akademisyenim. Şu an ikinci yüksek lisans derecemi aldım. University of California Los Angeles’ta (UCLA) tasarım ve medya sanatları alanında 40 yıldır eğitim veren, hatta dünyada bu disiplinlerde ilk eğitim vermeye başlayan merkez olan akademik bölümün fakülte üyesiyim. Dolayısıyla üretim yaptığım alanın akademik olarak doğduğu yerin içindeyim. Medya sanatları dediğimiz şey de her türlü medyayı kapsıyor. Benim ilgimi çeken medya ise veri. Özellikle “big data” yani “büyük veri”, sosyal ağlar, sensörler, cep telefonları, Twitter ve Facebook’un tamamı, hiçbir sınırı olmadan bir verinin saklandıktan sonraki hayatını konu eden işler üretiyorum. Bunu son üç yıldır sadece büyük veri ile değil, yapay zeka kullanarak da yapmaya başladım. Bu da yolculuğun en biricik yerlerini tasarlamama sebep oldu. Dünyada bu kombinasyonu bu sürede yapan ve üreten olmadığı için bu durum beni özel bir konuma getirdi. Altı sene önce, hatta 10 sene önce başladım üretmeye diyebilirim. 2008 yılında mezuniyet projemle beraber Emre Arolat’ın Santralİstanbul binasını kullanarak Türkiye’de ilk, dünyada da ilk örneklerden birini gerçekleştirdim. Mimari bir veriyle, bir yapıyı yaşayan bir form haline getirmeyi hayal etmiştim. O günden beri hep yapıların, her yapının, her mekanın bir kanvas olduğunu düşündüm/düşünüyorum. Nefes alabiliyorsak, görebiliyorsak, eğer gerçeklikte varsa, her mekanın, her yüzeyin ve her yapının bir cephe olabildiği, bir kanvas olabildiğini düşünüyorum ben, bunu iddia ediyorum. Tabii bunu iddia ederken, mekanların aslında ne kadar ilkel olduğunu, materyallerin ne kadar önyargılı olduğunu unutmamak gerek. Sonuçta gerçeklik ile mimari arasındaki bağ çok kuvvetli. Mimaride camlar, metal, beton gibi malzemeler kullanıyor. Büyük veri ve algoritmalar sayesinde imkansız materyalleri akışkan bir formda hayal edebiliyor ve bunu da büyük veri ile birleştirebiliyorum. 

“Big Data/Büyük Veri” nedir tam olarak?
İletişim kuramcısı Marshall McLuhan'ın teorileri ve 1968’de uzaya fırlattığımız ilk uydudan beri aslında her birimizi birbirine bağlayan o makinelerin tamamının içinde bulunduğu iletişim dili. Yani bir makinenin diğer bir makineye ya da bir insana bilgi aktarabilmesi için, yani anı kaydedebilmesi için veriyi hafızaya kaydetmesi gerekiyor. Bu verinin büyüklüğü kullanım amacına göre değişebiliyor. Google günde 20 megabaytlık, Facebook günde bir megabaytlık veri oluşturabiliyor. Sadece son iki yılda, insanlık tarihinin binlerce yıllık verisinin tamamına yakınını üretmişiz. Son iki yılda! Bundan sadece iki yıl daha sonra, 50 milyardan daha fazla cihaz internete bağlanmış olacak. 50 milyardan fazla cihaz demek dünyadaki insan sayısının altı katı kadar cihaz sayısının online olması demek. Bu korkunç değişimin, DNA’mızdaki, genlerimizdeki hareketlerini merak ettiğim için yaptığım işlerde olabildiğince o anki teknoloji neyse, hayatımıza etkisi neyse, onu konu edinen işler üretiyorum. Ya heykel, ya resim, ya performans formunda. Üç formda çalışıyorum. 

Peki çok kısaca soralım. Medya sanatı ve yeni medya sanatı arasındaki fark nedir?
Yeni olmayan bir medya yok. Bu yüzden yeni ve medya kelimelerini yan yana kullanılması eleştiriliyor. “Yeni medya”, içinde bir paradoks taşıyor. Zaten 70’lerden beri teknoloji her zaman medya sanatlarının içindeydi. “Yeni” kelimesi şiddetle sevilmiyor. Sevilmemeye de devam edecek. 

Sen seviyor musun? 
Sevilmemesinin çok mantıklı olduğunu düşünenlerdenim.  Neden “yeni” diyoruz zaten var olan ve olmaya devam edecek bir şeye? Ne zaman eskiyecek? Eskimeyecek! Yapay zeka eski bir medya olamayacak, büyük veri eski bir medya olamayacak.

“Eriyen Hatıralar” geçen sene Pilevneli’de gösterildi ve hakikaten çok ilgi çekti. Bir zabıta memuru ile yaşlı bir teyze yan yana dakikalarca işi seyrettiler, gözümle gördüm. Hınca hınç bir kalabalık, kapıda kuyruklar. Genç, yaşlı, her kesimden insan. Aslında birliktelik içinde yaşadığımız coğrafyanın çok ihtiyacı olan bir şey. Bu sergi insanları bir araya getirdiği için özeldi sanki. 
Çok güzel bir yorum. Kesinlikle katılıyorum. Açıkçası dedim ya, ben insan olmaya çalışıyorum diye; işte arkasında bu yatıyor. Bizleri ayrıştıran farklılıklar değil, bizleri birleştiren benzerliklerin ne olduğu önemli aslında. Bunun farklılıklardan çok daha değerli olduğunu düşünüyorum. Yapay zeka da mesela böyle bir projede, o hatıranın benzerliklerini bize gösterebildi. O verinin müziğini de duyduğumuz zaman büyüleyici, tanımlayamadığımız ama çok da bize uzak olmayan bir dili aslında keşfeden insanlar gibi hissettik belki de. Tabii her popüler işte olduğu gibi bu sergi de çok popüler olduğu için eleştiriye de açık bir tarafı oluyor. Ama bunun kötü bir şey olduğunu, zarar veren bir şey olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine iyi bir deney olduğunu düşünüyorum. Öyle bir deney ki bize toplumsal anlamda hem veri verdi hem de sanatın derin ve sığ beklentileri olan insanlara da ulaşabileceğini ve dokunabileceğini kanıtladı. Yola çıkma nedenim popüler bir iş yapmak değildi asla. Bilim insanlarıyla çalıştım. Sonucunu gördük. Bu sadece sanat değildi. Sanat, bilim ve teknoloji üçgeni içinde bir işti. Sadece sosyal medyada paylaşılan güzel karelerden ibaret olduğunu düşünmek, öyle görmek maalesef çok sığ kalıyor. 
Bu kadar ilgi çekeceğini beklemiyordun o zaman.
İlgi çekti ama ben burada bir zarar olduğunu düşünmüyorum. Deney olarak baktığınız zaman bu başarılı bir deneydi. Soruyu da sorarken bilincindeydik, cevabını aldığımızda hala bilincindeydik. Belki Türkiye’nin en çok ziyaret edilen sergisi oldu. Pilevneli bir galeri, bir müze değil yani. Müzede olsa o derecede bir ilgi anlaşılır da, çok ender rastlanan bir deneyim oldu. Her yaştan, her kesimden insan geldi günlerce durmadan ziyarete. 

MARKA Konferansı’na katılıyorsun. Nedir bu açılımda söyleyeceklerin? Marka olmak senin için nedir? 
Sanıyorum sanat ve teknoloji alanında ülkemizi temsil eden bir marka olarak davet edildim. Öncelikle bundan onur ve gurur duyuyorum. Fakat aynı zamanda bir akademisyenim ve amacım olabildiğince başıma gelenleri, deneyimlerimi paylaşabilmek. MARKA Konferansı’nda konum, veri ve makine zekası ile sanat. Öncü olan projelerimin oluşum süreçlerini çoklu ekranlar ile izleyiciyi 270 derece çevreleyen ekranlarda paylaşacağım.

Gençsin. Giderek artan bir ilgiyle bilinirliliğin artıyor. Üzerinde baskı hissediyor musun? Bu durum senin sanatsal pratiğini nasıl etkiliyor? Tanınmak ve daha da fazla tanınma olasılığı?
Baskı hissetmiyorum fakat sorumluluk kesinlikle hissediyorum. Özellikle son iki yılda  öğrenciler veya hayallerinin peşinde koşan bir kitle ile devamlı haberleşiyorum, yolculuğumu paylaşıyorum. Özgün, dürüst, ilham veren ve parlak bir geleceğe sahip olabilmeleri adına sorumluluğum olduğunu hissediyorum. Bunun için de ayrıca özen gösteriyorum. Sanat pratiğimi etkileyen bir durum mu emin değilim fakat veri heykelleri ve veri resimleri alanında öncü olmak birçok yeni olanak ve olasılık doğuruyor, tanınmak da bunlardan biri sanırım.

Geleceğin sanatı senin için ne? Teknoloji sayesinde hayatımız değişiyor. Sanatın tanımı da değişecek mi sence?
İnsanoğlu olarak başımıza gelen her şey sanatın kendisi ve geleceğini oluşturuyor. Hayatımız,  DNA’mız, genlerimiz her an değişiyor. Biz de değişiyoruz. Binlerce yıldır birbirimize aktardığımız bilgiler, anılar, destanlar, hikayeler artık birer veriye dönüşüyor. Ve artık sadece kaydetmeyi ve saklamayı değil, yorumlamayı da başarabilecek algoritmalar, makineler üretebiliyoruz. Belki de ilk defa insanoğlu tarihinde gelecek, geçmişten çok daha heyecanlı!

PAYLAŞ