ÖMER KALEŞİ İLE PARİS'TE

09.10.2019 16:09:14

“Başlarla başa çıkmam mümkün değil ama bildiğim tek bir şey varsa, o da hayatımın sonuna kadar onları resmedeceğimdir.” 87 yaşındaki Ömer Kaleşi’yi Paris’teki atölye-evinde ziyaret ettik; portre yerine “baş” olarak adlandırdığı eserlerini ve çok daha fazlasını konuştuk.

Eloïse, Ebru FESLİ / Fotoğraflar: İbrahim ÖĞRETMEN

Ressam Ömer Kaleşi ile yaklaşık bir buçuk sene önce Paris’teki atölye-evini ziyaretim sırasında tanıştım. Elli yılı aşkındır, Goblen (Tapisseries des Gobelins) halıların üretiminin bulunduğu bölgede, Arago Bulvarı’nda oturan sanatçı yorulmak nedir bilmeden çalışmalarına devam etmekte. 87 yaşında olan sanatçı bütün işlerini tek başına görmekte. Atölyesinden bakıldığında, Paris’in en önemli tarihi yapılarından biri olan Panthéon görünmekte. Paris’te düzenlenen, genelde Türk sanatçılardan oluşan etkinliklere katıldığım ve de davet edildiğim her yerde karşılaşıyorduk. Aktif tavrı, yaşı da dikkate alındığında oldukça dikkat çekiciydi. Ancak röportaj yapma fikri, eserlerinin felsefi derinliğinin farkına varınca oluştu. 
Tanınmış bir ressam olmasına rağmen sizlere Ömer Kaleşi’nin biyografisini kısaca hatırlatmak isterim. 
1932 yılında Makedonya Cumhuriyeti, Srbitsa Kicevo’da doğan Kaleşi 1950 yılında Üsküp Teknik Okulu Elektrik Bölümü’nden mezun olur. Ressam olma fikrinin, 1955 yılında Üsküp’ün tarihi Davut Paşa Hamamı’nda gerçekleşen İngiliz heykeltıraş Henry Moore sergisini gezdikten sonra oluştuğunu ifade eder. 1956 yılında ailesi ile birlikte Türkiye’ye yerleşir. 1959-1965 yılları arasında, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) Resim Bölümü’nden Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nden mezun olur. Mezuniyetinin ardından 1965 yılının sonbaharında Paris’e yerleşir. Aynı sene Belgrad ve Üsküp’te kişisel sergiler açar. 1969-1970 yılları arasında Paris’teki ‘Bağımsızlar Salonu ve 1973-74 yılları arasında Salon de Mai’nin ardından sayısız sergilere katılır. 
Başta Abidin Dino olmak üzere hocası ve arkadaşları Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Neşet Günal, Selim Turan, Hakkı Anlı, Ömer Uluç, Yüksel Arslan gibi sanatçılarla olan anılarını ondan dinlemeye doyum olmaz. Beni her seferinde geçmişin o güzel günlerine götürür. Hikayelerini dinlerken yüzümde kimi zaman bir tebessüm, bazen de kahkaha oluşur. Bu kadar büyük sanatçıların gölgesinde olmak bile ne güzel olurdu diye düşünürüm. 
Kaleşi, pek çok sanatçı gibi Paris’te geçirdiği ilk yılların çok sancılı geçtiğini dile getirir. Bu dönemde en çok yardım eden kişinin, Türk modern sanatının öncülerinden olan Abidin Dino olduğunu söyler. Çevresi oldukça geniş olan Dino’nun kendisine iş bulması ve oturma iznini bu sayede alması da anıları arasındadır. Dino, atölyesini ilk ziyaret ettiğinde resimlerini beğendiğini, fakat Kaleşi’nin tamamen kendi tasarladığı çatı katındaki mütevazı atölyesine de hayran kaldığını belirtir. 
Kaleşi’nin ilk figüratif resimleri gençlik yıllarının izlenimlerini taşıyan dışavurum ögelerine ağırlık veren eserlerdir. Asıl kişiliğini oluşturan dönem ise 1962’de bir Anadolu gezisine çıktıktan sonra başlar. Geziden edindiği izlenimler resimlerine yansır. Bu seri, yine vücudu olmayan, sadece “baş”lardan oluşan derviş ve çoban figürlerinden oluşur. 
Bir sonraki yıl Avrupa gezisine çıkar ve birçok ülke dolaşır. Rembrandt, Diego Velasquez, Francisco Goya, El Greco gibi sanatçıların eserlerini yakından inceler. Hocası Bedri Rahmi’nin yönlendirmesiyle kendine bir dönem ustası ve bir renk seçer. Kendi tarzından çok farklı olsa da, en çok etkilendiği ressam Goya’yı seçer. Renk tercihi de kırmızı olur. 
Sanatçı Paris ile ilgili hiçbir konu işlememiş ve hiçbir zaman model kullanma gereği duymamıştır. Resimleri, gözlemlerinden ve daha çok izlenimlerinden oluşmaktadır. Kendi ifadesiyle bilinçli bir şekilde bilinçaltını ortaya koymaktadır. Picasso’nun şu sözü onun sanat anlayışını yansıtır: “Gördüğümü resmetmiyorum, düşündüğümü resmediyorum.” 


Hep aynı şövale üzerinde çalışan ve fırça yerine spatül (sadece son dönemlerde parmak ve fırça) kullanan sanatçının kendine özgü bir boyama tarzı var. Tuval üzerine yaydığı boyayı, çizgiye gerek görmeden içten dışa genişleterek soyut bir doku ile figürsel öğeleri bütünleştirerek bir yöntem uygulamaktadır.
Birileri yanında olduğunda asla çalışamayan sanatçının, resimleriyle yalnız kalma isteği bir nevi özel hayatıyla özleşmiştir. Hatta bazı sanatçılar ve sanat eleştirmenleri “Ömer resimleriyle evlendi” dermiş. Ressam Leonardo da Vinci’nin şu sözlerini hatırlamayı sever: 
“Bir kişi atölyesinde yalnızsa o kişi tamdır, yanında bir kişi varsa yarımdır, iki kişi varsa sadece dörtte biri oradadır, dört kişi varsa o artık orada değildir.”
Kaleşi, döneminin modasına uymayı sevmeyen sanatçılardan. Hatta Güzel Sanatlar’da dayatılan akademik klişelerden uzak kalmıştır. Bunda ustaları Bedri Rahmi ve Neşet Günal’ın istediği gibi resmetmesi için bütün kapıları açık bırakmasının da etkisi büyüktür. Dolayısıyla sanatçı herhangi bir akıma bağlı değildir. Eserleri Rûmi’nin, Yunus Emre ve Haci Bektaşi Veli’nin felsefi izlerini taşımaktadır.
Resmettiği “baş”ların, Kaleşi’nin kimliği gibi tam olarak nereye ait oldukları belli değildir. Kaleşi için bazen Arnavut, bazen Makedon ve bazen de Türk derler. Bu yorumlara: “Hepsi haklı ya da hepsi haksız” cevabını verir. Montesquieu “Tesadüfen Fransız oldum ; her şeyden önce insanım” der. İnsan ruhunun sahiden de tek bir vatanı yoktur.
Beni en çok şaşırtan durum ise Paris’te yaşayıp da derviş veya çoban “baş”ları resmetmesi olmuştur. Bedeni Paris’te ama ruhu Anadolu’da kalmış gibi. Resimlerindeki en önemli figür, sadece insanın bir detayı olan “baş”tır. “Başlarla başa çıkmam mümkün değil, ama bildiğim tek bir şey varsa, o da hayatımın sonuna kadar onları resmedeceğimdir” diyor.
Ömer Kaleşi’nin eserlerini anlamak istiyorsak dünyaca ünlü yazar Jacques Lacarrière’in, “Trajectoires” (Yörüngeler), Jordan Plevneš’in “Baş’lar”, Luan Rama’nın “La Cigogne des Balkans” (Balkan Leyleği), İsmail Kadare’nin, Alain Bosquet’nin ve sanat tarihçisi Gil Jouanard’ın “Natures vives” (Canlı doğa resimleri), bir de Luan Starova’nın yeni çıkan “Le Paris d’Ömer Kaleşi” (Ömer Kaleşi’nin Paris’i) kitaplarını muhakkak okumalısınız. Starova ile henüz tanışma fırsatım olmadı ama bu kadar akıcı ve beni başka diyarlara sürükleyenine çok nadir rastladım diyebilirim. 
Bir başka konu da henüz pek kimse tarafından bilinmeyen “bağış” konusudur. Bizlere ilk defa bu röportajında açıklıyor. 

Kimi zaman sizin için “Kesik baş ressamı” tabiri kullanılıyor. Sizce de öyle mi ?
Bu tabirden hiç hoşlanmıyorum. Çünkü o başlarda tek bir kan lekesi dahi yok. Ben hayatımda bırakın tavuk kesmeyi balık bile tutmadım. Aziz Jean-Baptiste’in ikonları ile karıştırıyorlar. Anadolu gezimden sonra başlarım, çoban ve derviş figürlerine dönüştü. Sonrasında adım, “Anadolu’daki çoban ve derviş çalışan ressamı” olarak anıldı. Bu tabir daha doğru oldu. Resimlerimle ilgili arkadaşım Fransız yazar Jacques Lacarrière şöyle der: “Bu başlar kendi başına yaşıyorlar, vücuda ihtiyaçları yok.” İnsan hayatının yarısını gözlerini kapalı geçiriyor, uyuyor, şarkı söylüyor, gülüyor, ağlıyor. Bütün yüz ifadeleri yüzdedir. Hem ne çektiysek bu başlardan çekmedik mi? (Gülüyoruz). 
 

Bazı “baş” ların etrafında meyvelerden oluşan natürmortlar görüyoruz neden ?
Üsküp-Ohri arası bir tren yolu vardır. Tren mola verdiğinde biz çocuklar sepetimizde taşıdığımız elmaları yolculara satardık. Sonra da gidip kendimize şeker alırdık. O natürmortlar yine o çocukluk anılarımdan kalan izlerden. Bazen de bazı başlar çok dik kafalı oluyorlar, çizmeye başlıyorum ortaya bir türlü bir şey çıkmıyor. O zaman da çareyi natürmort resmetmekte buluyorum. Paris’te kendimi hep özgür hissetim. Dilediğim gibi resmettim. Tıpkı Marc Chagall, Vassily Kandinsky, Oskar Kokoschka gibi. 


Resimlerinizde kullandığınız kırmızı ve siyah renklerden sonra beyaza erişmenizi, sanatçı ruhunuzun bir tür sembolik doruk noktası olarak gösterebilir miyiz ?
Bu çok doğru bir tespit. Kırmızıyı İstanbul’da Güzel Sanatlar’da öğrenciyken kullanmaya başladım. Siyah, “Balkan Dramı” temasıyla 1993’te başladı ve Eski-Yugoslavya’daki (Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova) savaş boyunca devam etti. “Tuval beyazını” 1981-82 yıllarında derviş ve çoban figürlerimde kullanmaya başladım. Beyazı çok severim, kar gibi temizdir. Kullandığım “Tuval beyazı”nın üzerinde tek bir boya lekesi veya bir imza, tarih yoktur. O bölüm tamamen boş kalır. Bununla ilgili size bir iki hikaye anlatayım. Bir gün hocam Neşet Günal atölyeme geldi Citroën bir arabası vardı. Bazı yedek parçaları almak için benim atölyenin yanındaki tamirhaneye gelirdi, oradan da bana uğrardı. Resimlerimin bir kısmının beyaz olduğunu gören Günal şöyle derdi: “Ömer biliyor musun memlekette bazen benim araba toz içinde kalırdı (kendisi Nevşehirli’dir), çocuklar gelirdi parmaklarıyla camın üzerine ‘Yıka beni’ yazarlardı, korkarım seninkine de ‘Boya beni’ yazarlar.” (Gülüyoruz). 
Bir başka örneği de İstanbul’daki 30 yıldır beni temsil eden Tem Sanat Galerisi’nin sahibi Besi Cecan Hanım’a gelen bazı alıcıların: “Bu eselerinin yarısı boş, biz sadece boyanmış tarafa para verebiliriz” demeleri. (Gülüyoruz).
Zaman zaman ressam arkadaşlarım “Kalan kısma bir boya at gitsin” der ama hayır herkesin yaptığını yapmayı sevmiyorum. Orada bir mesaj var. “Je n’aime pas remplir” (doldurmayı sevmiyorum). Geleneklere uymak istemiyorum. Bu benim tarzım. Kim bilir, belki de ayrımcılığın olmadığı, barışı simgeleyen beyaz bayraklı bir dünya istiyorumdur. Yorumu siz sanat tarihçilerine bırakıyorum.

RÖPORTAJIN DEVAMI BU HAFTA ALEM'DE.


 

PAYLAŞ