NIKO FILIDIS'İN GÖZÜNDEN POST-EMPRESYONIZM

24.10.2018 15:53:05

‘Arkas Koleksiyonu’nda Post-Empresyonizm’ sergisi ile Post-Empresyonistlerin ufuk açıcı dünyasını keşfetmeye hazır mısınız?

Berin SOMAY – [email protected] / Fotoğraflar: Doruk SEYMEN

19. yüzyılın ikinci yarısında, modern anlayışıyla sosyal ve entelektüel bir ortam sunan Paris’te, geleneksel resmin çizdiği sınırların dışına çıkmaya cesaret eden sanatçılar, resme dair bilinen kuralları bozarak, bugünkü çağdaş resmin kapılarını ardına kadar açtı. Belki de çoğumuzun isimlerini bile duymadığımız, yakından tanıma fırsatını yakalayamadığımız bu usta ressamlar, tuvali bir deney tahtası gibi kullanarak sanat dünyasına Post-Empresyonizm’i kazandırdı. Türkiye’de Post-Empresyonizm üzerine açılan en kapsamlı sergiyi 13 Eylül’de izleyici ile buluşturan Arkas Sanat Merkezi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, iç dünyalarında yarattıkları gerçekliği ve kişisel bakış açılarını tuvale yansıtan 48 sanatçının yıllara yayılan titiz bir araştırma ile toplanan eserlerini bir araya getiriyor. “Sanat öğrencilerinin ve kendini sanata adamış gençlerin, kitaplarda gördükleri ressamların eserlerini bizzat gözleriyle görmelerini istedik” diyen Arkas Holding Sanat Danışmanı Niko Filidis ile Post-Empresyonistlerin dünyasına girerek, 6 Kasım’a kadar Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi Beş Kubbe Salonu’nda sergilenecek olan seçkin koleksiyon hakkında sohbet ettik. 

‘Arkas Koleksiyonu’nda Post-Empresyonizm’ sergisi nasıl ortaya çıktı? Bize Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ile yaptığınız iş birliğinden bahseder misiniz?
Arkas Koleksiyonu’na Türk resmi ile başladık. Türk resmi, esas konumuzu oluşturuyordu ancak önümüzde büyük bir engel vardı. Türk resminin iyi eserleri, daha önce koleksiyonerliğe başlayanların koleksiyonuna girmişti ve önümüzde çok fazla bir seçeneğimiz yoktu. Gene de kapsamlı bir koleksiyon oluşturduk. Bu süreçte dikkatimizi çeken nokta şuydu; birçok Türk sanatçı, zaman zaman Avrupa’da bazı önemli okullarda okumuş, orada edindikleri bilgileri Türkiye’ye taşımışlardı. Bunların en çarpıcı örneklerin bir tanesi de André Lhote örneği. André Lhote, güzel sanatlar akademisinde bir eğitmendi ve atölyesi vardı. Birçok sanatçımız yanına eğitim almaya gitmiş ve bu adamdan çok şey öğrenmişler. Biz de merak edip önce Lhote’tan başlamak üzere bu koleksiyona başladık. Tabii Lhote’un öncesi, sonrası derken, Post-Empresyonist dediğimiz yaratıcı, keşfedici ve resme yenilikler katan bir ressam grubunun ortasında bulduk kendimizi. Bu ressamları mantık çerçevesinde bir yerlere oturtmaya başladığımızda, onların belli tarihlerde doğduklarını, her yeni gelen ressamın bu zincire bir şeyler kattığını keşfettik. Sonuç olarak bu gördüğünüz koleksiyon meydana çıktı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ile olan ilişkimiz ise tamamen tesadüf eseri gelişti. Geçen sene Victor Vasarely sergisi ile başladı iş birliğimiz. Bu güzel mekan (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi) sergilemek istediğimiz büyük boy eserler için ideal bir mekandı. Rektör Prof. Yalçın Karayağız çok olumlu bir yaklaşımla bize burayı verdi. Vasarely sergisinde başarılı olunca ikinci sergimizi gerçekleştirmek istedik. 

Peki Post-Empresyonizm akımını sizden dinleyebilir miyiz? Post-Empresyonist ressamları öne çıkaran ve diğerlerinden ayıran özellikler neler?
Öncelikle Post-Empresyonistlerin psikolojisinden bahsetmem lazım. Öyle bir Paris’te yaşıyorlarmış ki, birdenbire kendilerini Endüstriyel Devrim’in içinde bulmuşlar. Trenler çoğalmış, A noktasından B noktasına gitmek kolaylaşmış. Fransa bir harekete girmiş. Herhalde Endüstriyel Devrim olmasaydı, Post Empresyonizm’de bu patlama da olmazdı. Eskiden ressamlar stüdyolarında, belli mekanlarda, belli ortamlarda yaşıyorlarken, birdenbire kendilerini seyahat edebilirken bulmuşlar. Peyzaj resimlerinde özellikle bunu çok görüyoruz. Artık sadece Paris değil, Fransa’nın bütün bölgelerini resmetmişler. İkinci en önemli şey ise, bu insanların hırsları. Resme başladıkları ortamda mihenk taşı diyebileceğim isimler baş köşeleri kapmış vaziyetteymiş. Édouard Manet, Claude Monet, Pierre-Auguste Renoir, Edgar Degas gibi ressamlar adeta ortamın kralları imiş. Post-Empresyonist akımını başlatan ressamlar, “Biz de resim yapmak istiyoruz, biz de var olmak istiyoruz” diyerek, bütün öğrendikleri teknikleri bozmaya karar vermişler. Gölgelerle, renklerle oynamaya başlamışlar. Her biri küçük bir katkı, küçük bir yenilik getirerek modern resmin kapılarını aralamışlar.

Sizce Post-Empresyonistler 20. yüzyıl modern sanatının şekillenmesinde nasıl bir rol aldı?
Post-Empresyonistlerin 20. yüzyıl modern sanatının şekillenmesindeki rolleri çok büyük. Eğer Post-Empresyonistler, yavaş yavaş Kübizm'e doğru yol katetmeseydi, Nabiler renk karışımları ile bu kadar oynamasalardı, bugün çağdaş resim diye bir şey olmazdı. Ve en önemlisi, bu ressamların her biri çok paylaşımcıydı. Herkes kendi köşesinde “benim doğrularım” diye hareket etmiyordu, sürekli birbirleriyle yazışarak, aynı çatı altında çalışarak birbirlerinden çok şey öğrenmişler. Beraber bir yerlere giderek, grup halinde resimler yaparlarmış. Bu paylaşımcılık çağdaş resmin kapılarını açtı. 

Post-Empresyonizm, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri varlığını sürdürüyor. Günümüzde Post-Empresyonizm’e olan ilgi nasıl?
Akademik çevrenin dışında bu akıma karşı bir ilgi yok açıkçası. Mimar Sinan gibi üniversitelerde okuyan birçok sanat öğrencisi var. İstanbul’da kendini sanata adamış birçok genç var. Bu ressamların birçoğunu duyuyorlar, resimlerini kitaplarda görüyorlar ama resimlerini bizzat görme olanakları çok zayıf. Biz, bunu gerçekleştirmek, bu resimleri gözleriyle görmelerini istedik. Bizi en sevindiren olay ise bu sergiyi en çok gençlerin gezmesi oldu. Umarım kapanışına kadar da gençler ziyaret etmeye devam eder. 

Gelecek dönem sergi projelerinizden bahseder misiniz? Arkas Sanat Koleksiyonu kapsamında izleyiciyi bekleyen sürprizler var mı?
Kesinlikle. Bugün Arkas Koleksiyonu ile başarmaya çalıştığımız şeylerden bir tanesi, çok önemli bazı müzelerle eser değiş tokuşu yaparak, eserlerimizi onlara ödünç vererek iyi ilişkiler geliştirmek. Çünkü sanat dünyası tamamen iyi ilişkiler dünyası üzerine kurulu. İlişki kurmak konusunda en ümitli olduğumuz yer Giverny Müzesi. Giverny Müzesi, Monet’nin yaşadığı kentin müzesi ve Monet bütün eserlerini o müzeye hibe etmiş. Türkiye’de güzel bir Monet sergisi açmayı arzu ediyoruz. 

PAYLAŞ