15.05.2019 11:22:06

Röportaj ve çeviri: Eloïse, Ebru FESLİ
Fotoğraflar: Tamer YILMAZ
Video: Fatih ER
Prodüksiyon: Ferda İSKİTOĞLU

Soyu Osmanlı hanedanlığına dayanan, romanlarıyla tanıdığımız, Sultan V. Murat’ın küçük torunu Kenizé Mourad, 1939 yılında Paris’te doğdu. Türkiye’ye olan ilgisi sayesinde, yaşamımı sürdürdüğüm Fransa’nın Paris şehrinde düzenlenen “Istanbul’da Art Nouveau” (Yeni Sanat - 19. Yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuş, dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı, kıvrımların ve bitkisel desenlerin sıklıkla kullanıldığı bir sanat akımı) konulu konferansıma katılması ile tanışma şansına eriştim. Mütevazılığı ve ağırbaşlı kişiliğinin yanı sıra, gazetecilik tecrübesi ve sanata olan duyarlılığı, kendisini daha yakından tanımak istememe neden oldu. İnsanın kendisine olan güveni ve karşısındaki kişileri manen zenginleştirme olgusu hoşlandığı değerler arasında olan Kenizé, kendini şu sözlerle ifade ediyor: “Kendinden emin olmayan insan karşısındakine de açılamaz.” 
Asıl adı Kenizé Hussain de Kotwara olan yazar, 28 yılını hapiste geçiren büyük büyükbabası V. Murat’ın anısına, eserlerini Kenizé Mourad adı altında kaleme almayı tercih eder. Bu kararını ise “Onu yaşatmak için” sözleriyle betimliyor. Bir Hint racasıyla evli olan annesi Selma Raouf, Hindistan’da kendisini yabancı gibi hissettiği ve daha iyi şartlarda doğum yapmak istediğinden, yanına sadık harem ağası Zeynel’i de alarak Paris’e gider. Paris’te yaşadığı sırada, 2. Dünya Savaşı nedeniyle Hindistan’la bağlantısı koptuğundan parasız kalır ve yaşamı sefalet içinde son bulur. Bir buçuk yaşında öksüz kalan Kenizé’yi beş yaşına kadar Isviçreli, sonra da Fransız bir aile yanına alır ve bu vesileyle Katolik bir çevrede büyür. 18 yaşına geldiğinde kökenlerini araştırma isteği onu büyük sûfilerin, özellikle Rumi ve Ibn Arabî’nin metinlerinde İslam’ı keşfetmeye iter. Öyle ki; İslam’ı açık ve hoşgörülü bir din olarak algılayan Mourad, Müslüman kimliğini dini aidiyetten ziyade kültürel bir aidiyet olarak benimser. Farklı dinler ona göre, mistiklerin de dediği gibi ebedi gerçekliğe ve sonsuzluğa ulaşmak için farklı yollardır. 

Kendi iç dünyasında Kur’anı Kerim’deki (2. Bakara-62) : “Şüphesiz İnananlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiilerden kim Allah’a ve ahiret gününe inanır ve doğru olanı yaparsa; onlara Rab’leri yanında mükafatlar vardır. Onlara bir korku da yoktur, üzülmeyeceklerdir” ve (2. Bakara-285): ”Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îmân etti, mü’minler de! Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine: ‘Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayız’ diye îmân ettiler ve şöyle dediler: ‘İşittik ve itâat ettik! Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş(ümüz) ancak sanadır” ayetlerini hatırlamayı sever. 
Hindistan ve Pakistan’a uzun seyahatler yaparken, Sorbonne Üniversitesi’nde psikoloji ve sosyoloji eğitimi alır. 1965’te “freelance” gazeteci olarak çalışmaya başlayan Kenizé, daha sonra önemli bir haftalık politika dergisi olan Le Nouvel Observateur’e girerek kendini tamamen gazeteciliğe adar ve Orta Doğu ile ilgili sorunlar üzerinde uzmanlaşır. Yaklaşık 15 yıllık gazetecilik kariyerinin ardından romanlarına odaklanmak için, asıl mesleğini bırakır. 

1987 yılında yayınlanan, kendi ailesinin hikâyesi üzerinden 20. yüzyılın ilk yarısının tarihini anlattığı ‘De la part de la princesse morte’ (Saraydan Sürgüne) gibi başarılı romanlara imza atan Kenizé Mourad ile, sonunda bir araya gelebilmiştik. Uluslararası “bestseller” olan kitap dört yıllık çalışma, iki yıllık belgeleme ve iki yıllık yazma sürecinin ardından ortaya çıkmış. Milyonlarca kopyası satılan kitap tam 34 dile çevrilmiş. 
1998 yılında aile hikâyesinin ikinci kuşağını anlattığı, Batı ve Doğu arasındaki kimlik problemlerine odaklı ‘’Le jardin de Badalpour’’ (Badalpur Bahçesi) adlı kitabıyla okuyucularıyla buluşur. 

2003 yılında iki halkın dramını yansıtmayı hedefleyen, Filistinli ve İsrailli erkekler, kadınlar ve çocuklarla yapılmış röportajlardan oluşan ‘’Le Parfum de Notre Terre: Voix de Palestine et d’Israël’’ (Toprağımızın Kokusu: Filistin ve İsrail’in Sesleri) adlı kitabını yayınlar. 
2010 yılında, İngiliz hâkimiyetine karşı 1857 senesinde verilen ilk savaşın (Sipahi Ayaklanması) önemli liderlerinden biri olan Müslüman Hint kraliçe Hazrat Mahal’in gerçek hikâyesini anlatan ‘’Dans la ville d’or et d’argent’’ (Begüm) adlı kitabıyla tekrar okuyucuların gönlünü fetheder.  
Bugün bizi ilgilendiren ise, 2017 yılında okuyucusuyla buluşan son olarak kaleme aldığı ”Au Pays des purs” (Pak İnsanlar Ülkesinde) adlı romanıdır. Muhammed Ali Cinnah’ın ismini verdiği Pakistan ülkesinin Urdu ve Fas dillerindeki çevirisidir. 

Bu son romanına çok nitelikli belgelerle hazırlanan yazar, Doğu’nun az ya da yanlış tanınan ülkesini; nüfusu, gelenekleri, dini, zenginliği, fakirliği ve tarihi kültürleriyle tanıtıyor. Eseri ilginç kılan ise, gerilim ve romantizmin birbirine karıştığı metinler değil, daha çok Pakistan toplumunun düzeni ve yönetiminin işleyişi ile, terörist gruplar ve ordunun siyasi rolü üzerine söyledikleri olduğunu düşünüyorum. Bir yanda fakirliğin pençesinde, teröristlerin gölgesinde, muhafazakâr ve geleneksel bir Pakistan; diğer yanda zenginlik, zarafet ve özgürlük içinde yaşayan modern bir Pakistan. Eserde bahsedilen Lahor’daki tarihi eserler, kaleler, camiler, prenslerin evleri, parklar, Shalimar Bahçeleri, “Pakistan’ın İsviçre’si” olarak adlandırılan Swat Vadisi insanda merak ve seyahat etme arzusu uyandırıyor. 

Romanın kahramanı olan Anne, içgüdüsü ile yazar ve yeniden gazeteciliğe başlar. Nükleer silaha sahip tek ülkede, bombanın teröristlerin eline geçme olasılığının doğurduğu riskleri araştırmak üzere Pakistan’a gelen Anne, bu gezide büyükbabasının ilk aşkını bulma fırsatını da yakalar. Kendisi de Lahor’da Beckett’in oyunlarını sahneleyen tiyatrocu (Pakistan’a tutkuyla bağlı ve tehlikeli bir sırrı taşıyan) Karim’e gönlünü kaptırır. Ayrıca yabancıların girmesi yasak olan Gwadar’a gidip büyük liman projesi hakkında da bilgi toplamayı başarır. Genç kadın, sarayları, camileri ve Moğol bahçeleriyle ünlü Lahor’un asil güzelliğinde, askerler ve polislerin yanı sıra aristokratların arasından bile kendilerine taraftar bulabilen cihatçı örgütlerle karşı karşıya gelir. Ölümle sonuçlanan saldırılardan sorumlu aşırı dinci bir örgütün liderine ulaşmaya çalışırken rehin alınır, aç ve susuz kalır, ölüm korkusunu tadar. Ona yol gösterenlerden biri olan tuhaf arkadaşı Karim onu kurtarabilecek midir? Diğer romanlarında olduğu gibi “Pak İnsanlar Ülkesinde” de yazarın, tutkulu bir hikâye aracılığıyla, geniş kitlelere yönelik bir mesaj iletme isteğini yansıttığını gözlemliyoruz.

RÖPORTAJ İÇİN ALEM'İ SATIN ALABİLİR VEYA DERGİLİK UYGULAMASINDAN İNDİREBİLİRSİNİZ!

PAYLAŞ