PANİK DUYGUSUNU YENMENİN YOLLARI

24.03.2020 17:42:50

PANİK DUYGUSUNU YENMENİN YOLLARI

Dr. Gülseren Budayıcıoğlu, virüsün neden olduğu ve dünyaya hâkim olan korku ile panik duygusuyla nasıl başa çıkacağımızı anlatıyor. Yeni bir çağın eşiğine geldiğimiz bugünlerde toplum psikolojisini Budayıcıoğlu ile masaya yatırdık.

Lara MUTLU - [email protected]

“KORKU SAĞLIKLI, PANİK SAĞLIKSIZDIR.”

Tüm dünyaya şu anda korku duygusu hâkim oldu. Korku, içgüdüsel bir duygudur ve bütün canlılarda vardır. Korkunun temelinde ölüm korkusu yatar. Biz de dahil bütün canlılar korku duygusu sayesinde kendimizi korur ve ölmemek için mücadele ederiz. Bu duygunun süresi uzarsa yavaş yavaş panik başlar. Korku, sağlıklı bir duyguyken ve kendimizi korumamızı sağlarken; panik sağlıksızdır ve bize hata yaptırır. Son yıllarda, dikkatimi çeken bir şey vardı. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki gençler, tüm dünyada korku duygusunu harekete geçiren filmlere, dizilere ve kitaplara çok fazla ilgi gösterir oldular. Eskiden insanlar en çok aşk ve macera filmlerini; sevgiyi, şefkati, merhameti, zayıfın, yoksulun galip geldiği filmleri tercih ederdi. Demek ki insanoğlu bütün bunları tüketti. Sıra korkuya, heyecana, yüksek adrenalin salgılatan durumlara geldi. Eskiden bunlar zaten vardı hayatımızda. Gelişmiş teknoloji, her şeye kolay erişebilme imkanları, uygarlıkla birlikte duyguların geri plana çekilmesi, dostluk ve samimiyetin azalması insanları bir arayışın içine çekti. Özellikle duygusal açlık ve duygusal sığlıktan bunaldılar. Duygularını harekete geçiren iyi ya da kötü bir şeyler arıyorlardı. Korku duygusu tam da onların istediği gibi keskin bir duygudur. Şimdi bu duygu filmlerden çıkıp gerçeğe dönüştü. Sanırım bu durum dünyada çok şeyi yeniden yapılandıracak.

“HAYATIMIZA KORONAVİRÜS İLE DEVAM EDECEĞİZ.”

Bir süre daha hayatımızı daha çok evlerimizde yaşayacağız. Şu anda ben de böyle yapıyorum. Evden çıkmamaya ve gerekli önlemleri almaya devam ediyorum. Şu anda tüm dünyada bir panik havası seziyorum. Bu salgının çok kısa sürede bitmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Virüsten önce panik duygusuyla mücadele etmeliyiz. Gazeteler, televizyonlar ve sosyal medyada bu salgından başka bir şey konuşulmuyor. Böyle giderse durum çaresiz bir bekleyişe dönecek. Ben günde bir kere haberleri dinliyorum ve sosyal medyadaki koronavirüs haberlerinden olabildiğince uzak duruyorum. Biraz önce de söylediğim gibi bazı insanlar korkmayı hem kendileri seviyorlar hem de başkalarını da korkutmak hoşlarına gidiyor. Asılsız ve içimizi karartan haberlerde yapılan tam da bu. Ortalık ne kadar karışır, insanlarda panik havası ne kadar çok yayılırsa bundan huzur duyan pek çok insan var. Neden? Çünkü onlar aslında kendi korkularını başkalarında görerek rahatlamaya çalışıyorlar. Biz galiba virüs kadar bu tip insanlarla da mücadele etmeliyiz.

“YAŞAMIMIZI KADER MOTİFİMİZ BELİRLİYOR.”

Ben uzun süredir adına “kader motifi” dediğim bir kavram üzerinde çalışıyorum. Bana göre bu motif, ilk yedi yaşta tıpkı bilgisayarlarda kullandığımız yazılımlar gibi zihnimizi programlıyor, 15-16 hatta 18 yaşımıza kadar bu yazılımda ufak tefek değişikler yapıyor; sonra da ömrümüzün sonuna kadar bizi aynı program çerçevesinde yaşatıyor. Biz de buna kader diyoruz ama o kader bence doğduğumuz evlerde yazılıyor. Yani nasıl biri olacağımıza ve nasıl bir hayat yaşayacağımıza biz değil, o yazılım karar veriyor. Ne kadar ilginç değil mi?

“YENİ BİR ÇAĞ BAŞLIYOR!”

Dünyanın ve insanların hızla yürüdüğü geleceğe uzanan bir yol vardı. O yolda eski alışkanlıklardan, aile bağlarından kurtulma, gelecek yerine bugüne odaklanma, geçmişi yok sayma, az çalışma çok gezme ve eğlenme, fedakârlık ve paylaşım yerine önceliği kendine verme, daha izole yaşama, geleceğe yatırım yapmama, duyguları olabildiğince yok sayma, sanal dünyada var olma ve bol bol yalnızlık vardı. Oysa içinde bulunduğumuz günlerde yani tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgında paylaşma ve yardımlaşma çok önemli. Bizler, öncelikle başkalarını koruyarak bu salgının üstesinden gelebiliriz çünkü kendimizi korumanın yolu başkalarının da iyi ve sağlıklı olmasını gerektiriyor.

“MUTSUZLUĞUN VE ACI ÇEKMENİN DE DEĞERİ VAR.”

Bunca yıl insanları çok yakından tanıdıktan sonra görüyorum ki, biz insanlar duygularımızı hayata geçiremezsek eğer hayatın ve yaşamanın önemi ve anlamı azalıyor. Somut ihtiyaçlarımızın karşılanmasını zaten bir gereklilik olarak görüyoruz. Onlar bizi mutlu etmeye yetmiyor. Duygu deyince, bu duyguları ikiye ayırabiliriz. Olumlu duygular yani sevinç, mutluluk, umut, huzur gibi ve olumsuz duygular; karamsarlık, mutsuzluk, korku, panik, iç sıkıntısı gibi… Doğal olarak hepimiz olumlu duygular hissederek yaşamak istiyoruz. Ancak eğer bunlar yoksa ortaya çıkan boşluk, anlamsızlık bizi olumsuz duygulara doğru itiyor. Yani zihnimiz hiçbir şey hissetmeden yaşamaya devam edemiyor. Biz bu durumu şizofren hastalarımızda görürüz. Hastalık ilerledikçe bu hastalarda duygular tamamen kaybolur ve künt, anlamsız bir ifade oturur yüzlerine. Sağlıklı insanlarda ise olumlu duygular geri çekilince olumsuz duygular girer devreye ve zihnimizdeki boşluğu doldurur. Üstelik hayat bu tür duyguları yaşamamız için bize zaten bol bol bahane üretir.

İşte yıllar boyu insanları dinledikten sonra, mutsuzluğun, acı çekmenin de insanın yaşamında ne kadar değerli olduğunu öğrendim.

“YAŞANILANLARDAN DERS ALMAZSAK DOĞA HAKKIMIZDAN GELECEK.”

Öncelikle biz insanlara sıkı bir ders verdi. Dedi ki, “Ne kadar gelişseniz de doğa her zaman sizden üstündür. Birbirinizle kavga edeceğinize, savaşacağınıza ne kadar aciz kullar olduğunuzu görün ve birbirinize dost olup hep beraber el ele verin ve benimle savaşın.” Doğa bunu ilk kez yapmıyor. Daha önceki salgınlar, depremler, düşen çığlar, çekirge sürüleri, yanardağ patlamaları, tayfunlar, fırtınalar, su baskınları… Bütün bunlardan ders almazsak doğa bizim hakkımızdan gelecek zaten.

“SADECE AKŞAM HABERLERİNİ DİNLEMEK YETERLİ”

Ben de şu anda herkes gibi olabildiğince evde olmaya, hijyen kurallarına uymaya çalışıyorum. Bizler toplum olarak evi severiz zaten. Bence en büyük zorluğu gençler çekecek çünkü doğal olarak onlar arkadaşlarıyla beraber olmak isteyecekler. Onların da ellerindeki telefonlar sanırım bu ihtiyacı az da olsa doyuruyor. Bu kötü günleri atlatmak için hep birlikte hareket etmeliyiz. Bütün kurallara hep birlikte uymalı, birbirimizi korkutmak yerine neşelendirmeye çalışmalıyız. Ne kadar çok medyada salgınla ilgili haber okur, bu konuyu ne kadar çok konuşursak, hepimizin morali o kadar bozulur. Benim en büyük önerim, tek bir konuya yani koronaya konsantre olmaktan vazgeçip dikkatimizi başka şeylere yönlendirmek. Sadece akşam haberlerini dinlemek bence yeterli. Zaten kuralları hepimiz biliyoruz. Mutlaka kendimize yapacak bir uğraş bulalım. Ben kitap yazıyorum, bir başkası örgü örebilir, spor yapabilir, kitap okuyabilir, müzik dinleyebilir, film seyredebilir, yemek yapabilir, hatıra defteri tutabilir. Ev günlerimizi ne kadar iyi geçirebilir, moralimizi ne kadar yüksek tutarsak, bağışıklık sistemimiz salgılanan erdorfinlerle o kadar yüksek olur. Ruh sağlığımız ne kadar iyi, moralimiz ne kadar yüksekse beden sağlığımız da o kadar koruma altındadır.

 

PAYLAŞ