ECE SÜKAN MONTE CARLO SOKAKLARINDA

20.06.2018 10:30:04

Adının önünde moda yazarı, editör ve style influencer gibi pek çok titri barındıran Ece Sükan, T.A.G.G. tasarımlarıyla Monte Carlo sokaklarında ALEM için özel pozlar verdi.

Röportaj: Gözde YÖRÜKOĞLU
Fotoğraflar: Mehmet ERZİNCAN
Styling: Bengisu GÜREL 
Saç: Serkan AKTÜRK
Makyaj: Kürşat AKCEBE 
Monte Carlo-SMB'ye teşekkür ederiz. 

“Kadının feminen olması, duygularını yaşaması, romantikliği gücünden kaybettirir mi? sorusuyla beni baş başa bıraktı. Koleksiyon da tam burada hikayesini buldu. Ece feminenliğini saklamadan güçlü duruşa sahip bir kadın.” diyor genç tasarımcı Gökay Gündoğdu ve yeni koleksiyonunun heyecanına Ece Sükan’ı da ortak ediyor.  Sizi Ece Sükan’la Monte Carlo’da gerçekleştirdiğimiz çekimle baş başa bırakıyoruz.  

Ece, bir araya gelmeniz nasıl gerçekleşti, bize çekimin arka planını senin gözünden anlatır mısın?
Ece SÜKAN: 
Sektör içerisindeki tanışıklığımızın yanında arkadaş grubu kümelerimiz ile de yollarımız hep kesişir Gökay ile. Bu koleksiyon için de heyecanına beni de ortak etti. Hem yurt dışı satış projelerini hem de yeni koleksiyonunu konuşmak üzere buluştuk. Zaten o gün hep beraber fikirlerin, hayallerin, analizlerin akıp gittiği bir beyin fırtınası seansı yaşadık biliyorsun üçümüz.

Gökay, senin için bu koleksiyonun ilham kaynağı neydi, bize hem koleksiyonun hikayesini hem de bu koleksiyonda özellikle Ece ile çalışma nedenini anlatır mısın?
Gökay GÜNDOĞDU:
İlk koleksiyonumdan beri güçlü kadın hikayeleri anlatıyorum. Kadının gücünden bahsederken kullandığımız maskülen feminen tanımı benim bir anda başka türlü düşünmeme neden oldu. O an anladım ki kadını yine eril bir söylemle güçlü kılmaya çalışıyoruz. Kadının feminen olması, duygularını yaşaması, romantikliği gücünden kaybettirir mi sorusuyla beni baş başa bıraktı. Koleksiyon da tam burada hikayesini buldu. Ece feminenliğini saklamadan güçlü duruşa sahip bir kadın. Tarif ettiğim kadın silüetinin onunla vücut bulacağına inandığım için özellikle bu çekimde onunla çalışmayı istedim.

Ece, Türkiye’yi yurt dışında moda dünyasında temsil eden nadir isimlerden birisin. Senin gözünden pozitif giden yönlerini ve elbette daha iyisi için neler yapılabileceğini anlatır mısın?
E.S.:
Evet yaklaşık bir 10 senedir uluslararası moda endüstrisinde Türkiye’yi temsil eden bir editör, moda yazarı, style influencer olarak yer almaktayım. Bu yıllar içerisinde New York , Milano ve Paris’te çok çeşitli projelerde ve network’lerde yer alarak dünya moda endüstrisinin Türkiye elçisi olarak adlandırdı yabancı basın beni. Organik olarak gelişti her şey aslında. Yapmak istediklerimin peşinden giderken ve hep enternasyonal bir vizyon içerisinde, uluslararası moda endüstrisi ve Türkiye arasında bir köprü olabilmek hayalleriyle adımlarımı atarken taşlar yerine oturdu, noktalar birleşti. Artık dijital devrim ile birlikte her şey şeffaflaştığı ve ulaşılabilir olduğu için, Türkiye de iyisiyle kötüsüyle daha da gözükür oldu elbet. Moda sektörü açısından ise halen bir kimliği, bir duruşu tam anlamıyla oturmuş ve fark yaratıyor pek diyemeyiz maalesef. Dediğin gibi, kişiler bazında tanınıyor Türk modası henüz, daha geniş bir algı çerçevesi yok. Bu zamanla kreatif sektörlerin özgür düşünceleri, cesareti, sürdürülebilir disiplini ve evrensel vizyonu lokal ve özgün referanslarla birleştirdikçe oluşacak bir durum.

Gökay, feminen duruşla kadının modadaki güçlü duruşunu hakim kılan maskülen duruş arasında bir ikilem yakaladın ve bu koleksiyonda bunun üzerinden gittin. Kadının güçlü duruşunun da erkek egemenliğini yansıtan maskülenlikle anlatılması ve yansıtılma şekline moda diliyle nasıl bir karşılık verdin?
G.G.: Malzemelerle oynadım ve ters köşeler yakalamaya çalıştım. Erkek gömlekli kumaşlarıyla volanlı etekler ve volümlü gömleklerde kullandım. Organzeyi tam da bir erkek giysisi olan bomber ceketlerde kullandım. Frak ve jean ceket formları tüllerle yaptım. Korseler, taş ve tüy işlemeler çizgiler maskülen formları başka bir yere taşımakta bana yardımcı oldu.

Ece, sen kadının güçlü duruşuna dair moda diliyle yanıtın ve bunun yansımasının nasıl olabileceğini düşünüyorsun?
E.S.:
Moda, sosyal, toplumsal, kültürel olayların direkt olarak yansıdığı ilk alanlardan biri. Bu sebeple ‘zeitgeist’ dediğimiz ‘zamanın ruhu’nun en iyi yansıdığı platform. Özellikle son yıllarda dünyada kolektif olarak politik, ekonomik, sosyolojik ve hatta psikolojik bir değişim dönüşüm süreci içerisindeyiz. Bir “era”nın yani bir devrin sonuna şahit oluyoruz hep beraber, yepyeni bir çağ geliyor. Bu geçiş süreci de elbet sancılı oluyor. Bir yandan artan ve gözlerimizin önündeki ırkçılık, cinsiyetçilik, faşizm gibi sanki çok eskide kaldığını sandığımız duyguları tekrar yaşıyoruz tüm dünyada. Bununla beraber de artan farkındalık ve uyanış sayesinde çok etkili dayanışmalara ve hareketlere şahit olmaktayız. Kadınların artık ayırımcılığa, tacize, sömürüye dur dedikleri, kendi güçlerini yeniden tanımladığı bir dönemdeyiz. Modada da bunun yansımasını son yıllarda ‘yeni kadın’ tanımlaması üzerine kafa yoran tasarımcılarla birlikte görüyoruz. ‘Inclusiveness’ yani dahil ediciliğin, feminenliğin, özgünlüğün, fonksiyonun ve estetiğin yeniden formatlandığı tasarımlar, koleksiyonlar görmekteyiz son yıllarda.

Yves Saint Laurent’in kadın giyimine getirdiği maskülen duruş, zamanında elbette alkışlandı fakat 21. yüzyılda, bu bakış açısından yana mısınız yoksa Dior’un 2. Dünya Savaşı sonrası sunduğu feminen dilin daha güçlü bir kadın ortaya çıkaracağını mı düşünüyorsunuz? Bu konuda ikinizin de bakış açısını merak ediyorum.
G.G.:
Bence her ikisi de moda dünyasında güçlü iki köşeyi kapmış iki büyük oyuncu. Kadını içinde barındıran her türlü çalışma bu yüzyılda can bulacak. Onları yücelten, onların önünü açan, arkasında duran her yenilik domino etkisi yaratıp bir değişime neden olacaktır. Moda bunu gerçekleştirebilecek en güçlü küresel olgulardan biri.
E.S.: İki tasarımcı ve isimlerini taşıyan modaevleri de dönemlerinin ruhunu yansıtabilmiş, kitleleri etkileyebilmiş, toplumun nabzını tutup, yenilikçi, cesur ve lider bir vizyon ile yepyeni silüetler yaratabilmişler. İkisini birbiri ile kıyaslamak, dönemleri kıyaslamaya girer. Vizyon, deha, yaratıcılık olarak ‘yeni’ye cesaret edebilmiş ve insanları oraya çekebilmiş tasarımcılar ikisi de.

Kültürlerarası geçişin dijitalleşmeye bu denli kolay olduğu günümüzde, bir iletişim aracı olarak modayı ne derece kullanıyoruz?
G.G.:
Moda dijital dünya için ciddi bir içerik kaynağı. Bir çok insanın ilgisini çeken bir olgu. Bu nedenle verdiği mesajların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Dünya markalarının dikkat çektiği konular gerçekten kültürlerarası bir 'trend topic' haline gelebiliyor. Ben de buna çok dikkat ediyorum. Koleksiyonlarımda hep bir hikaye anlatıyorum. Çekimlerime de bunu yansıtarak sosyal medya hesaplarımdan bunun altını çizecek şekilde paylaşımlarda bulunuyorum. Yeni sezonda çok daha konsantre çalışmalar olacak. Gerçekten dijital dünyanın gücü çok büyük ve kültürlerarası geçişte de yine aynı derecede etkili.
E.S.: Stil en temel tanımıyla kişinin kendini ifade etmesi. Moda bir endüstri ve tabii ki çok güçlü bir iletişim aracı. Tarih boyunca her zaman kültürlerin, toplumların, kişilerin kolektif ve psikolojik yansımalarını ‘moda’ aracılığıyla inceleyebiliyor, anlayabiliyoruz. Günümüzde küreselleşme ve dijital devrim ile birlikte bu iletişim hem çok daha kolay, hızlı, bir o kadar da kaotik bir hal almakta.

Son dönemde yapımların farklılaşmasıyla dizi sektörü de moda dünyasının iletişim kanallarından biri haline geldi. Artık styling ve sahne her zamankinden daha da önemli belki de çünkü en minik detaylar bile izleyicinin merceğinde. Böylesi bir dönemde, yeni başlayacak bir dizinin perde arkasındasın Ece, bize projeden ve sektöre bakış açından bahseder misin?
E.S.:
Evet son dönemde Türkiye’de dizilerin etki gücü oldukça fazla. Bunun sosyolojik nedenleri ve sonuçları ile ilgili birçok analiz yapabiliriz. Moda anlamında da ‘mass’ kitleye ticari olarak yansımaları görülebiliyor. Bu açılım da dizi ve film sektöründe ‘styling’ kavramını, ihtiyacını ve önemini beraberinde getirdi. Hikaye ve karakterler için özenle çalışılmış stiller yapımın kalitesini de ortaya koyar oldu. Ben de çok yeni olarak yönetmenliğini Alphan Eşeli’nin yaptığı ‘YAŞAMAYANLAR’ adlı bir vampir dizisinin hatta Türkiye’nin ilk vampir dizisinin stil süpervizörlüğünü gerçekleştirdim. 

Aynı sektörün farklı alanlarında emek veren ve üreten kişiler olarak, yetenek mi, azim mi, istikrar mı yoksa tüm bunların bir bileşeni midir başarıya giden yol?
G.G.:
Kesinlikle başarıya giden yolda yetenek, azim ve istikrarın olmazsa olmaz bir üçlü olduğunu düşünüyorum. Bir hikayenin giriş, gelişme ve sonuçtan oluşması gibi.
E.S.: Elbette yetenek de, azim de, istikrar da hepsi önemli ve gerekli. Kişinin kendi iç sesiyle bağlantısı yani özgünlüğü de evrensel başarıyı yakalayabilmesi için çok önemli. Ve tabii başarının en önemli unsurlarından hayal kurmayı unutmamak ve vizyon sahibi olmayı da eklemeliyiz.

PAYLAŞ